Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
SEYYİD RIZA KİMDİR

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:42 am    Mesaj konusu: SEYYİD RIZA KİMDİR Alıntıyla Cevap Gönder


SEYYİD RIZA KİMDİR ?




Tarih , 09-19-2005 09:00:39 pm gön. Admin


İSMAİL ONARLI

1. GİRİŞ:

Alevi tarihinde; Şeyh Hasan Ocağı Rehber Dedesi (ya da “küçük” Şeyh Hasan Ocağı Dedesi) olan Seyyid Rıza, önemli bir kişilik ve önderdir. Seyyid Rıza'nın kişiliği, görüş ve düşünceleri konusunda çok şey anlatılır. Belgelere göre, 1908-İkinci Meşrutiyet ile birlikte siyasi fikirleri netleşen büyük dava adamıdır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti önderlerinden, Arapkir kökenli Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932) ile siyasi bağı olan; Alevi-yoluna serini koyan yurtsever bir devrimcidir.

23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra, İttihat’çılar Alevi örgütlenmesini organize ederler. Seyyid Rıza'nın bu piramidal örgütlenmeye ve yeniden yapılanmaya bölgesinde ön ayak olur, fiili ve düşünsel katkılarda bulunur.

Ruslara yönelik olarak, Şafi Kürtler’den oluşturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmazlar; daha çok eşkiyalık yaparlar. Ermeni ve Alevi köylerine, baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar. Şafi Kürt Aşiret Alaylarına karşı, Seyyid Rıza'nın alınacak önlemler konusunda, fikir ve eylem düzeyinde önemli yardımları olur. Hamidiye Alaylarının olumsuzluklarına karşı; Dersimli oymaklar, Şeyh Hasanlı, Hormek, Lolan gibi Alevi aşiretleri, birlikte hareket ederek, yerel karşı taarruz-muharebe, köy ve mezralarda barikat savaşları yaparlar...

Seyit Rıza; 1914/18 arası yılarda, Şeyh Hasanlı ve Dersim Aşiretinden oluşturduğu milis güçleriyle, vatanı savunmak için, Ruslara ve Ermeni Komitecilere karşı, Doğu Anadolu’da ve cephesinde savaşmıştır. Seyit Rıza; I. Dünya Savaşı sırasında büyük yararlılıklar göstermiştir. İstiklal Savaşı’nda ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde de çeşitli şekillerde yardımları görülmektedir...

2. ŞEYH HASAN AŞİRETİ’NİN TUNCELİ’YE GELİŞİNİN KISACA HİKAYESİ:

Yavuz Sultan Selim, Kızılbaş Türkmenlere karşı Malatya yöresine Sünni Kürtleri, daha sonrada Osmanlılarca, Dırıjan Aşireti’nin yerleştirilme sonucu; Şeyh Hasan Aşireti’nin büyük bir bölümü bulunduğu Malatya-Elazığ yöresini terk ederek, Munzur Dağlarına çekilmek zorunda kalmıştır. Daha sonra bu günkü, Tunceli köylerine yerleşmişlerdir. Oradan da Erzincan, Sivas, Erzurum, Gümüşhane, Bayburt, Muş, Bingöl, Diyarbakır gibi illerin belli yörelerine yerleşmişlerdir. Günümüz Dersim denen Tunceli bölgesi; 7.774 km² yüz ölçümlü ve 1990 sayımına göre, 133.143 nüfuslu Tunceli; Merkez, Çemişkezek, Hozat, Mazgirt, Nazimiye, Ovacık, Pertek, Pülümür olmak üzere ilçelere sahiptir. Milli Parkı olan, Munzur Vadisi, Mazgirt ve Pertek Kaleleri, Korluca (eskiden Tilköy) ve Ulukale'deki Kiliseler, Yelmaniye, Elti Hatun, Ulukale ve Sagman Camileri, Asağıcami (Çelebi Ali Camisi) ve Yukaricami (Baysungur Camisi), Sivdi ve Çemişkezek Köprüleri, Hamam-ı Atik (Eskihamam), Şeyh Hasan-2 (Uzun Hasan Türbesi denmektedir), Ferruh Sad Bey ve Şeyh Çoban Baba Türbeleri, Ulukale Meydan Çeşmeleri; görülmeye değer birer sanat harikasıdır.

Tarihsel ve geleneksel Alevilik; bazıları dün / daha başında, bazıları da süreç içinde bugüne dek; Ortadoks Îslam [‘ı temsil eden] olan; Sünnilik, İsmaillilik (günümüzde), Zeydilik ve Şiilik gibi Îslamî yorumlardan, çok farklı bir yorum; yerel, bölgesel ve ulusal kültür bazlı bir sentez, paralel, bileşke, alaşım, eklemleme olduğu için; Synétique / Ezoterik / Heteri / Heteredoks diyoruz. Alevilik genel olarak, Ortodoks İslâm karşıtlığını ifade etse de, geniş bir mecra olduğundan, tanımı ve içeriği de muğlak bir kavramdır. Alevilik, İslamiyetin içinde olsa da, siyah-beyaz gibi, tek renk hakim değildir, gridir, alacadır...

Bugünkü anlamıyla kavramsal olarak, Orta-Asya Türk illerinde belirginleşip kökleşen Alevilik: Gök-Tanrı, Atalar ve Tabiat Kültleri gibi Türk inançlarıyla; Şamanizm, Dualizm, Zerdüşt, Mani, Mazdek, vb. kült ve dinlerin etkisiyle biçimlenmiş: Bilahare, bu öğretinin öncüleri, Türkistan ve Horasan Erenleri (şeyh, baba ve dedeleri) vasıtasıyla Anadolu’ya taşınan "Alevi öğretisi": Geçiş bölgelerinde çeşitli kültleri de özümseyerek; Sümer-Asur-Urartu-Mitani-Pers, Med, Firig, Hitit, Hatti, İyon, Grec, Luvi, ... gibi medeniyetler ile, Saben-Hermetizm, Ezidilik-Zerdüştizm, Paulikienizm - Bogomilizm, ve eski Anadolu-Balkan, Mezopotamya-Kafkas-Mısır uygarlıkları ve inançları olmak üzere, Musevilik, Hıristiyanlık, Konfuçizm, Hinduzm, Brahmanizm, Batinilik, İsmailizm ve Karmatizm gibi Heteri ve Heterodoks İslam ile çok çeşitli kültürlerin eklenmesiyle; Anadolu’da harmanlanıp, aynı coğrrafi havuzda yoğrulup şekillenmesi (sentezi) sonucu: İslami şemsiye altında evrensel bir toplumsal yaşam biçimi, bir inanç, bir kültür ve bir sistem, bir sosyo-ekonomik toplumsal düzen (model) haline, Alevilik gelmiştir. Tunceli yöresindeki, Aşiretlerde ırktan ziyade, inanç daha ağır bastığından, yoğun bir biçimde özümsenerek dokusal olarak hissedilmektedir ve birleştirici bir bağ olmaktadır...

İslamiyet, insanın var oluşuyla ve insanlık tarihiyle başlar, yani gelmiş geçmiş tüm dinleri ve inançları kapsar. Bu nedenle de, Alevilik tek başına = eşittir Müslümanlık değildir, ama İslam’ın içindedir, diye de Alevilik, sadece Müslümanlığın içine hapsedilemez. Kuran-ı Kerim’e göre, her kavime bir Peygamber tayin edilmiştir / gönderilmiştir. Adem'den-Muhammed’e (Adem'den-Hatem’e) değin vahiylerin, devamı ve toplamı İslamiyet’tir. Alevilik'te insanlığın varoluşu ile vardır ve evrenseldir. Bir rivayete göre, gelişmişlik durumuna ve kavimlerin yapısına göre; dünya’ya 124 bin veya bir başka rivayete göre ise, 224 bin peygamber gelmiştir: Mani, Eflatun, Zerdüşt, Konfüçyüs, Buda, Mete, Oguzhan, Davud, Süleyman, İbrahim, Musa, İsa bunlardan bir kaçı olup, her kavme / ulusa yol gösterici, rehber yani peygamberler, Allah tarafından tayin edilmiştir. İslamiyet bu peygamberin tebliğ ettiği “vahy”lerin toplamıdır ve bundan dolayı da barış anlamına gelen, İslam’dır. İslam tanımı da budur. Alevilik’te İslam’ın özüdür...




Alevilik; “Kırklar meclisi”nde ana ilkeleri ile şekillenmeye başlamış, paralel olarak İslam dini’nin (Adem’den-Muhammed’e) son veda haccıyla olgunluğa ulaşması ve Gadirhum’da (Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi) vasi tayınıyla netleşmiş. Alevilik öğretisi, Anadolu’da yaygınlaşmasından sonra: 13. yüzyılda Hazreti Pir Hünkar Hace Bektaş Veli’nin yol göstericiliğinde / önderliğinde, bölgenin ve dönemin koşullarına uygun ve Türkistan-Horasan-Urum Erenleri’nin himmetleriyle (emekleri-gayretleriyle) ve ulu ozanlarımızın deyiş ve nefesleriyle yeniden hayat bulan (şekillenen sistemin) inancın adı, Alevilik (Bektaşilik-Kızılbaşlık ...) oluşmuştur......







3. DERSİM COĞRAFYASI:

İnsanlığın en eski yerleşim merkezlerinin biri olan Dersim (özellikle bugünkü Tunceli), coğrafi yapı olarak zor koşullar sergileyen bir özelliğe sahiptir. Yüksek dağlarla çevrilidir. Derin vadilerle yarılmıştır. Esas itibariyle; Kızılırmağın son kıvrım bölgesi ve yukarı Fırat havzası; Karasu ile Murat nehri ve Peri çayı yörelerini kapsar. Derin vadiler, sarp ve dik yamaçlar, kayalık burçlardan oluşmuş yapısıyla geçiş vermez bir doğa sergiler. Yerleşik insanı bu yapıya alışıktır, ama yabancı için, yaşanmaz bir korkunçluk duyumsatır. O nedenle, yönetimler için denetimi oldukça güç olmuştur. Bu coğrafik yapıya adapte olmuş “savaşçı aşiretler” nedeniyle, Selçuklu ve Osmanlı’nın görmezlikten geldiği ve giremediği bir bölgedir...

Özellikle merkez sayılan Tunceli; yüksek ve üzeri karla örtülü, sivri ve yalçın tepeler arasında geçiş vermez ormanlar ve dik vadileri ile ilginç bir görünüme sahiptir. “Derin vadileri ayaklanan aşiretler ve kaçkıncılar için birer sığınak olmuşlardır. Doğayla iç içe olan Dersimli, buralarda kendine özgü bir gelenek ve inanç yumağı oluşturmuştur. Munzur gibi söylenceleştirilen dağ, tepe, ırmak ve pınarları kutsallaştırmıştır. Yüksek ve geçilmez sarp dağlar arasındaki, Kutu ve Kalan gibi derin ve uzun vadiler, Dersim aşiretleri için birer sığınak olmuştur. Tunceli’nin; doğusu Bingöl, kuzeyi Erzincan, güneyi Elazığ, batısı ise Malatya ile çevrilidir. Erzincan eski valilerinden Ali Kemali Bey’in belirttiği gibi; sarp ve yüksek bir yüzeye sahip olan, Dersim dağlarındaki “siyah birer ağız gibi açılmış mağaralar”, yalnız “yırtıcı hayvanlara barınak olduklarını fısıldayan geniş meşelikler” vahşilik korku ve ürpertisi vermektedir. Bölgede Derebeyliğin egemen yapı olması nedeniyle ekilebilen arazi tümüyle ağaların, yani aşiret beylerinin eline geçmiştir. Eskiden Halk eve ve toprağa sahip değildir...

Tunceli’nin denizden yüksekliği 1050 m.'dir. Yüksek dağlarında sayısız mağaralar vardır. Bu mağaralar tarih boyu Dersimli’nin gizlenmesinde ve savaşmasında ona özel olanak sağlamıştır. 30 dolayındaki ayaklanmasında Dersimli bu mağara ve sarp dağlık yapıdan yararlanmıştır. Coğrafik yapının olumsuzluğu, bayındırlık olanaklarının bölgeye geç girmesi, gelir ve kazanç olanakları açısından aşırı yoksulluk, toprak darlığı ve varolanının da aşiret ağalarının elinde toplanması, halkı tarih boyu mutsuz etmiş, zaman zaman çözümsüzlüğe itmiştir. Sürtüşmeli bir yaşama biçimi sergilemeleri ve sık sık başkaldırı yoluna baş vurmalarında bu özel konumlarının rolü olsa gerektir...

4. DERSİM ADI-KÖKENİ VE KAYNAĞI:

Genel kanıya göre; “Dersim” sözcüğü, “Gümüş Kapı” anlamına gelir. Sözcük köken olarak Farsça’dır. Çok eski dönemlerden beri bölgede madenlerin olduğunun bilinmesi, bu adın alınmasına neden olmuştur. Diğer bir neden de, bölgenin çoğunluğunun Alevi inancına sahip olmalarından, arılığı-duruluğu-paklığı simgelediği için, bu ad sahiplenilmiştir.

Yazılı kaynakların dışında; bölge yaşayanı da “Der”in kapı, “Sim”in “gümüş” olduğu ve “Dersim”in sözcük olarak “Gümüş Kapı” anlamına geldiği düşüncesindedir. Öte yandan tarihsel veriler de “Dersim” adına açıklık getirirler. Yunan tarih ve coğrafyacıları M. Ö. 6. yüzyıllarda, Dersim yöresine “Daranus” adını verdikleri bilinmektedir. Dara’nın Bisutun yazıtlarında da bu yöreye “Zuza” adının verilmiş olması ilginçtir. “Zuza” adının Dersim halkı olan “Zazalar”la ve “Zaza/ Zazaca” sözcüğüyle benzeşmesi ilginç olmalıdır...

Nuri Dersimi; Dersim’in batı kesiminde yerleşmiş Koçan aşiretinin “Dersim” terimini “Kürdistan Kapısı” anlamında yorumlayarak savaşçılıklarının kanıtı olarak, “bu kapının koruması” anlamında düşündüklerini, ayrıca halkın da “Dersim”i “Kürdistan” olarak adlandırdıklarını, “Dersim’e gelmek” sözünün, “Kürdistan’a gelmek” biçiminde düşünüldüğünü yazar ve halkta bu tür bir kanısal eğilimin olduğunu belirtir. Doğallıkla bu sav pek inandırıcı değildir. “Dersim”in “Kürdistan”la ve “Kürdistan” adıyla hiçbir ilgisi, ilişiği yoktur. Halkta böyle bir kanının olduğu da kuşkuludur. Dolayısıyla bu açıklama, Nuri Dersimi’nin o bilinen siyasal Kürtçülüğünün sonucudur. Böylesi bir ilişkiyi ortaya koyan Nuri Dersimi’nin savının dışında herhangi bir kanıt yoktur.

Dersim’i (Tunceli’yi) 1866’da gezen Erzurum İngiliz Konsolosu J. G. Taylor; “Ermenistan”ı işgal eden Xisutrus’un oğlu Sim’in adından ötürü bu yöreye “Dersim” adının verildiğini, çünkü Sim’in çocuklarının bu topraklara yerleştiklerini yazarsa da, kasıtlı olarak böyle bir kökene bağlanmak istendiği açıktır...

“Dersim” adının kaynağı konusunda açıklık yoktur. Çoğunlukla “Sim”den (Gümüş) kaynaklandığı düşünülmektedir. Kürt tarihi açısından önemli bir yapıt olan Şeref Han’ın “Şerefname”sinde (XVI. yüzyıl) de “Dersim” adı geçmemektedir. M. Kalman’ın, “Dersim” adının; bir “aşiret adı”ndan kaynaklanmış olabileceği gibi, “aşiretler üstü bir konfederasyonun adı” da olabileceği ve B. Aksoy’un Dersim adının kökeninde “Dersimanlı aşiretinin bulunduğu” görüşü bize de mantıksal gelmektedir. Çünkü Dersim, öteden beri bir aşiretler yumağıdır. Özellikle “Dersim”, adının bağrında birçok oymağı toplayan bir aşiretler birliğinin adı olması ve adını bu aşiretlerden alması belki en doğru olasıdır...

Dersim aşiretleri; Şeyh Hasananlılar ile Dersimliler olarak iki ana küme altında toplanırlar. Bunlardan Dersimliler, Şeyh Hasananlardan daha önce bölgeye gelerek yerleşmişlerdir. Bu durum, “Dersim” adının kökenine açıklık getirebilecek düzeydedir.

Büyük bir olasılıkla bölgeye gelip yerleşen veya yerleştirilen Disimli/ Dirsimlü/ Dirsimli/ Dersimli olarak adlandırılan aşiretlerden dolayı bu bölgeye (özellikle Tunceli’ye) coğrafik bir ad olarak “Dersim” denmiştir. Osmanlı aşiretleri üzerine arşiv çalışması yapan Cevdet Türkay; Disimli/ Disimlü/ Dirsimli/ Dirsimlü/ Disim/ Dersimli aşiret ve oymakların yerleşik olduğu yerler arasında Erzincan, Kiğı, Erzurum, Kuruçay, Kemah, Çemişkezek, Harput, Malatya, Kilis, Antakya, Çemişkezek, Arapkir ve Çarsancak’ı sayar. Buraların çoğu Dersim bölgesinin ana topraklarıdır. Bir bölümü de Dersimli aşiretlerin göçerek yerleştikleri komşu illerdir. Yaklaşık bugünde aynı yerleşimlik özelliğini göstermektedir. Osmanlı kaynaklarına bakılırsa Dersim denince sadece Tunceli anlaşılmamalıdır. Tarih sürecinde Dersim; Tunceli ana topraklar olmak koşuluyla Sivas’ın bir kısmı, Erzincan, Tercan, Malatya, Kürecik, Kiğı, Bingöl, Adıyaman, Maraş’ın bir kısmı, Varto, Hınıs, Erzurum’un da bir kısmını kapsayan tüm topraklardır. Tunceli sadece çekirdek topraktır. Ne var ki, Dersim denince hep çekirdek alan olan, Tunceli toprakları akla gelmiştir. Dersimli aşiretlerin dağılım alanına bakılırsa bu belirttiğimiz bölgenin çok çok ötesine Dersim’in uzandığı ve kapsadığı görülecektir...

Dersim ana topraklarında, Dersimliler dede ocakları dışındaki, Dersimli aşiret halkı, “Dersimli” olarak adlandırırlar. Dillerine yörede “Dersimce” ya da “Dımılice” denir. Özellikle “Dersimli” denince Alevi-Kızılbaş inancı akla gelir...

Yakın tarihimizde; TBMM’i 25 Aralık 1935’de, Tunceli İlinin yönetimine ilişkin 2884 sayılı yasayı çıkarır. Yasa, 2 Ocak 1936 tarih ve 3195 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer. Yasa gereği “Tunceli” adıyla bir il kurulur. Böylece, bu tarihten sonra “Dersim” adı “Tunceli” olur. Tunceli bugün 7774 km2’lik bir alana sahip bir ilimizdir...

5. ŞEYH HASAN OCAĞI REHBER DEDESİ SEYYİD RIZA’NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ:

Yakın dönemde, Dersim olayları tarihinin sembolü olan, Seyyid Rıza'nın yaşamı hakkında, yazılı belgeden çok, yakınında bulunanların anlatımları ve tanıkların sözlü gözlemlerinden bilgilenmekteyiz.

Seyyid Rıza: (Büyük) Şeyh Hasan’ın, bugünkü Tunceli yöresinden, Dersim Beyi, bir ağanın (Aşiret reisinin) kızıyla evliliğinden olma Seyyid Selahaddin adlı oğlunun torunlarından olan (Küçük) Şeyh Hasan’ın oğlu Abbas Han’ın soyundan gelen, Pizevank'ta ufak bir kaleyi andıran mazgallı, siperli türbesinde yatan Seyyid İbrahim’in oğludur.

Diğer bir ifadeyle Seyyid Rıza; Şeyh Hasanlı (Şéx Xasanxanlı) Aşiretleri Konfederasyonunun bir kolu olan, Şeyh Hasanlı federasyonuna bağlı; Abbashan oymağından Yukarıi Abbasan kabilesi reis­lerinden Seyyid İbrahim'in dördüncü ve en küçük oğludur.

Tunceli'nin Kalmen Sor ve Lirtik bölgelerinin Deri Ari Köyü'nü karargah edinen Seyyid İbrahim ölünce, aşiretin liderliğine halef olarak tayin edilmiş, sonra ise reis olarak, Seyyid Rıza; Lir­tik'ten ayrıilarak Tujik Dağı eteğindeki “Ağdat Köyü”ne yerleşmiştir.

(Büyük) 1. Şeyh Hasan’ın torunlarından Seyyid’in Bodik Köyünde, Sultan Seyyid adıyla; diğer kardeşi (Küçük) 2.Şeyh Hasan ise, Ağdat’ta Şeyh Hasan Ocağı adıyla 1515 ile 1530 yılları arasında torunları birer Seyit-dede ocağı kurmuşlardır. Ataları Şeyh Hasan’ın ocağına “Büyük Şeyh Hasan Ocağı” ya da sadece “Büyük Ocak” denir ki, Arapkir Onar Köyü’ndedir. Torun Şeyh Hasan’ın Ağdat’taki ocağına ise; “Küçük Şeyh Hasan Ocağı” ya da sadece Şeyh Hasan Ocağı denmektedir. Bazı kaynaklar 2.Şeyh Hasan olarak da anılan bu zatın Akkoyunlu veya Safeviler döneminde Çemişgezek’te Emir / Bey olduğunu da yazmaktadırlar. Seyyid Rıza’da bu zatın soyundan gelmekte olduğunu, söylemektedirler.

Resmi belgelere göre, Seyyid Rıza; Hozat’ın Sin Nahiyesine bağlı Ağdat Köyü’ndendir. Seyyid Rıza, Dersim yöresinin büyük rehber seyitlerinden olup, aynı zamanda, Yukarı Abasân Uşağı oymağının da reisi olmasına karşın, diğer aşiretler üzerinde de saygın bir otoritesi vardır. Seyyid Rıza'nın bu köyde “Viyalık” ve "Sesen Kale" olarak bilinen, iki malikânesi vardır. Halkın "Rızo", "Rayber" ya da "Lace Baboyı" diye çağırdığı Seyyid Rıza'nin kişiliği muhkem ve siyasi yapısı belli olan, açık fikirli, onurlu bir yurtseveridir, Dersim olayları; Seyyid Rıza'nın adı ile özdeşleşmiş olarak, bugünlere kadar gelmiştir. Kendisi çok defa Vivalık’ta ve bazen de Sosan Kale’deki evinde oturur. Dersim’e ait işleri Vivalik’te görürdü...

Seyyid Rıza; Mehmet Ali Efendi adlı bir ulemadan, çeşitli dinî önderden, Farsça ve Arapça ile İslami ilimler ve ladini dersler alarak büyüdü. Ayrıca, çeşitli seyyidlerden, Alevilik adab ve erkanı ile batıni bilgiler konusunda eğitim aldı ve pratikler öğrendi. Venk kilisesi kesişlerinden de Ermenice’nin yanında, güncel bilimler ve siyasi dersler aldı. Babasının ölümünden sonra Seyyid Rıza, babasının vasiyetine uygun olarak şeyhliği devraldı ve Tujik tepesi eteklerindeki Ağdat Köyü’ündeki konağa yerleşti. Türkçe-Kürtçe-Zazaca-Dersimce-Ermenice- Farsça ve Arapça bilen, politik bir seyyid'dir...

Görgü tanıklarının anlatımına göre; yaşlı olmasına rağmen yakışıklı, uzun boylu, mütenasip endamlı, uzun ve kır sakallı, siyah ve gümrah kaşlı, cazibeli siyah gözlü ve uzun kirpikli, büyük ve gagamsı burunlu, uzun boylu ve uzunca yüzlü. Başsına giydiği keçe külahın üzerine yeşil ve siyah karışık sarık sarar (bazen de fötr şapka giyer), çoğu zaman pantolon yerine şalvar giyer. Gömleğin üstüne yelek giyer ve köstekli gümüş saat takar. Beline dıştan görünen bir kalın kuşak bağlar. Sırtın da yaz-kış bir palto vardır (yazın incedir). Dik ve dinç görünümlüdür. Ayağın da, diz kapağına dek uzanan deri çizme vardır. Kararlı, neşeli, fedakar, çalışkan ve merhametli birisidir...

Seyyid Rıza ailesinin, Sosan Kalesine yakın Vank isminde bir köyü vardır. Bu köyün müstahkem kilisesinde (o zamanlar); alt tarafı gümüş savatlı, üst tarafı altın yaldızlı tahminen iki kilo ağırlığında bir haç vardır. Bu haçın ortasında muhaddep bir cam içinde fındık tanesi kadar, bir nesne vardır. Bu nesne İmam Hüseyin’in baş parmağı’nın kemiğidir. Denmektedir ki çeşitli söylenceler birbirine karıştırılmaktadır. Seyyid Rıza'nın Dersim Hareketi sırasında, Kasım 1937 ayında Çadırında bulunan tüm şahsi eşyalarına el koparak, Ankara'ya getirilir. Bu eşyalar arasında olanlardan bazılarının o günkü gazeteler yazarlar ve şunlardır:

“Kuran, Hadis, Ayet, Enami şerif, Mahmudiye, Siyeri nebi, Keşkül, Mavi boncuklar, içinde hayat iksiri bulunan renkli testi, Ekberi Meşlahi, vs., ayrıca Ermenice kitaplar, Beşyüz sayfalık Almanca lügat, çeşitli boy boy haç (renkli İstavrozlar), İsa'nın başparmağının kemiği olan "Eizzei Nasra" bir kutu (bu kutu kapalı olup hiç açılmamıştır). Ermenice yazılı olan Taçlar, (Taçları kim yaptırmış neden yaptırmış malum değil), Diş tedavisinde kullanılan kerpeten takımı vs...”

8 İkinciteşrin Haber ve 11 İkinciteşrin Kurun Gazetelerde; bu eşyaların öykülerini Seyyid Rıza’nın yıllarca yanına bulunmuş, olayları yakından bilenler: “... Seyyid Rıza kıyametli eşyalarını Venk Kilisesindeki keşişe emanet olarak bırakırdı. Dersim Harekatında bu kilise yerle bir edilmeden önce (bazı anlatan ise 1915 yılında ki, Ermeni tehçirinde demekteler) Kilise’in Papazı ya da Keşişi; Seyyid Rıza’nın altın, para, şecere, berat, kitap, İmam Hüseyin'in altın kutuda ki parmağını ve kilisenin kıymetli eşyalarını kaçırarak hepsini geri almak şartı ile, Seyyid Rıza'ya teslim eder. Bu eşyalara, Seyyid Rıza teslim olduğunda, Devlet el koyarak Ankara'ya götürür. Kutudaki parmak İsa peyganberin değil, Tevhid Duazimanında da geçen Keşişin Yezit’den satın aldığı İmam Hüseyin’in “Mühr-ü Yüzük Parmağı”dır. Ankara'ya götürülen eşyalar arasında Şeyh Hasan Ocağına ait şecere, fermanlar, hüccet ve beratları da vardır. Denmektedir...

Ermeni mezalimi ile ilgili Dr. Nuri Dersim şunları yazmaktadır: “Seyyid Rıza bana aynen şu olayı anlatmıştı: [Erzincan’dan itibaren..... Ermeni zülmünden kurtarmaya başlayarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Bey’le birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 1918’de varmıştık. Oldukça büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan bir binanın içerisindeki, erkek, kadın, çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş duman içerisinde, yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavallıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici bir sahneye rastlamadım.... hüngür hüngür ağlamaya başladım.]”

Seyyid Rıza; Dersimli ve Şeyh Hasananlı Aşiretinden oluşturduğu milislerle, vatanı savunmak için, Ruslara karşı Doğu Cephesinde savaşmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı Postnişini Ahmet Cemalettin Celebi'nin kurduğu Mücahidin Alaylarına, gönüllü askerler toplamış maddi ve manevi yardımda bulunmuştur...

16 Şubat 1916’da Erzurum kaybedilir, 3 Temmuz 1916 da Erzincan’a Osmanlı ordusu geri çekilir. 6 Temmuz’da Rus Süvarileri Erzincan-Trabzon yolunu tutar. Ekim Devrim sonrası 18 Aralık 1917’de Ruslarla ateş kes imzalanır. 13 Şubat 1918 tarihinde resmen Erzincan alınır. İşte, bu dönemde Seyyid Rıza cephelerde Ruslara karşı savaşmaktadır. Bu dönemde Seyyid Rıza bölgedeki Vali ve komutanlarla cephede yazışır. Bu konu da yöredeki bazı aşiret reisi olan ailelerin ellerinde bulunan belgelerden anlaşılmaktadır. Seyyid Rıza; Rusya ile anlaşma sonrası köyüne döner. Anlatılanlara göre; savaş dönüşü kendisini karşılamaya gelmeyen ağa kızı olan birinci karısına kızarak, ikinci eşi olacak Besi adlı kız ile evlenir...

Seyyid Rıza; 10.10. 1924 ve 12.1.1925 tarihleri arasına “Şeyh Sait Kürt Ayaklanması” konusunda doğu bölgesinde yapılan toplantılara katılmayarak tavrını koymuş ve kendiyle görüşmelere gelenlere de “isyan”ın yanlışlığını vurgulamıştır. 1925’ te Elazığ’ı işgal eden Şeyh Sait yanlılarından Şeyh Şerif silahlı kuvvetlerine karşı; Hüseyin Doğan dede ve Seyyid Rıza kuvvetleri, Nisan 1925’te taarruz ederek şehirden uzaklaştırarak, Palu’ya doğru sürmüşlerdir...

Dersim bir Zaza veya Kürt isyan değildir. Abdullah Paşa gibi orduda ki bazı generaller ve bölgedeki subaylar ile Celal Bayar'ın ve kabinesi'nin, yanlış politikalarının sonucunda bu durum olmuştur. Seyyid Rıza, Atatürk'e telgraflar çekmiş, görüşmek istemiş, o dönemdeki bazı devlet adamlar, Atatürk'ün çevresindekiler bunu engellemişlerdir. Seyyid Rıza kendiliğinden, güvence alarak teslim olması ve yetkililerin af edileceğini söylemelerine karşın, Elaziğ'da asılmıştır. Verilen sözler tutulmamıştır... Yaş haddini geçmesine karşın alelacele idam edilmiştir...

26 Eylül 1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Seyyid Rıza'nın kırk yaşındaki ikinci eşi Besi (Bese, Besek Hanım) Hatun'u şöyle tanımlamakta ve tasvir etmektedir:

"Besi, genç va güzeldi, tam manasıyla bir dağ dilberi idi.. Besi uzun boylu ve zeki idi.. fettan ve füsunlu dağ güzeli harikulade cesurdu.. Başında gümüş bir tac, açık naziyesini yarım kutur çevreleyen ziynet altunların kenarlarından sarkan parlak siyah zülüfleri, hakikaten Besi'ye hususi bir ihtişam vermiştir. Üzerinde Şam kotnisinden üç etekli bir entari, kısa ve gümüş sırmadan işlemeli bir cepken vardı. Ayaklarında Erzincan kunduraları, başında vücudun kısmi ulyasını tamamen kaplamış ağır ipekten bir puşu taşıyordu... Seyyid'in karısı Ana'dır, ve Anaya Ana olarak bakılır.. Besi'nin bu fıtri ve boyasız güzelliği harikulade keskin bir zeka da inzimam etmişti... En muğlak işlerde derhal Besi'nin zekasına müracaat edilir, ve istifadeye çalışılırdı... Aşiret içinde sayılır bir otorite iktisab etmişti.. Besi, dişi bir kaplanın cesur ve cesaretinde idi.. Seyyid Rıza ve ailesine karşı olanlara ilk kükreyen ve silaha sarılandı.. maktul düşmüştür.”

Gazete öldüğünü yazmaktadır. Konuştuğumuz bazı yaşlı Tunceliler Bese'nin ellili yıllara kadar gizli bir şekilde başka bir adla yaşadığını söylemişlerdir. Hatta Seyyid Rıza’nın güvendiği adamlarından biriyle anlaşmalı nikâh kıyarak karı-koca olmadan Elazığ’da oturduklarını söylemektedirler... Doğruluğuna dair herhangi bir kanıt yoktur. 16 Kasım 1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi; Seyyid Rıza’nın foterli görkemli bir fotoğrafını yayınlayarak, haber olarak da altı kişiyle Elazığ’da idamını duyurur. Bazı gazete ve kitaplarda ise; Seyyid Rıza 16 Eylül'de Elazığ’a getirilir. 10 Kasim 1937'ye kadar mahkeme sürer. 15 Kasım 1937 sabahı, Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edild, denmektedir.

Dersim'in büyük dedelerinden, Seyyid Rıza'nin idamını, dönemin İçişleri Bakanlığı Bölge Müfettişi İhsan Sabri Çağlayangil anılarında şöyle anlatıyor. (olay Elazığ'da geçiyor):

“Biz Seyyid Rıza'yı aldık. Otomobil' de benimle polis müdürü İbrahim'in arasına oturdu. Jeep Jandarma Karakolunun yanında ki meydanda durdu. Seyyid Rıza sehpaları görünce durumu anladı .”

- Asacaksınız, dedi ve bana döndü.

- Sen, Ankara'dan beni asmak için mi geldin ?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü.

Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz. Dedi.

Bu sırada Fındık Hafiz asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben, Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız'ın idamı bitti...

Seyyid Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Seyyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti:

“EVLADI KERBELAYIK!... BÎHATAYIK. AYIPTIR. ZULÜMDÜR!.. CÎNAYETTÎR !...,, dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene'yi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayaği ile bir tekme vurdu. İnfazını gerçekleştirdi ... »

Dersim olaylarına ilişkin bölgede yaptığımız araştırmalarda ve görüştüğümüz yaşlıların değerlendirmesi sonuç olarak çok ilginçtir. Özetle şunları söylemişlerdir:

Atatürk, 1937 yılında Dersim bölgesini ziyarete gelerek, açılışlarda bulunacak ve halkın dertlerini dinleyecekti. Atatürk ile Alevi olan Dersim halkının gönül bağını kesmek için; yörede ki çıkarcı insanlar ve kamu yöneticilerinden bazı provokatörler bu olayları tezgahlamışlardır. Bu olayları Atatürk’e önceden haber veren Seyyid Rıza’nın mektupları da yerine ulaştırılmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Dersim halkı, Atatürk’ün yanında yer almıştır. İsyan çıkarmasına bir neden yoktur. Olay tamamen bazı çıkar odaklarının ve Kürtçü provokatörlerin ortak planladıkları bir organizasyondur. Yörenin ileri gelenleri Sünniler dahil topladıkları altı bine yakın imzayla; Atatürk, Elazığ’a geldiğinde topluca gidip, Seyyid Rıza’nın af edilmesini isteyeceklerdi. Atatürk’ünde bu işe olur vereceği bilinmekteydi. Bu durumu önceden haber alan bölgenin Asker ve sivil yöneticileri; Seyyid Rıza’yı Atatürk yöreye gelmeden alelacele asmışlardır. Halbuki Seyyid Rıza kendisi gelerek teslim olmuştur ve bunun için de Bölgenin yetkili idarecilerince güvence verilmiştir...

İhsan Sabri Çağlayangil’in anıları yörede anlatılanları ve bölgedeki kamu yöneticilerin olumsuz tavırlarını belgelemektedir.

Seyyid Rıza, Atatürk'e telgraflar çekmiş, görüşmek istemiş, o dönemdeki bazı devlet adamları, Atatürk'ün çevresindekiler, bu girişimi engellemişlerdir. Seyit Rıza’nın tesliminde alınan belgeler ile Atatürk’e yazdığı mektuplar açıklanırsa, kimin ne olduğu ortaya çıkar. Kimin ne olduğu bilinir. O zaman, hep beraber gerçeği görürüz.

Ekim ayı ortalarında (söylenen kesin olmayan tarihlere göre: 5/15 Eylül); Seyit Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp, Dersimli toplam 58 kişi askeri mahkemede isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır. 14 gün süren yargılama sonucunda, 15 Kasım’da mahkeme biter: 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da, Seyit Rıza ve altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, Seyyid Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar...” İdamdan sonra cenazeleri dar ağaçlarından indirilerek, Elazığ sokaklarında halka teşhir edildikten sonra yakılır...

Dış gelişmeleri ve siyasi olayları gören, Seyit Rıza kendiliğinden, güvence alarak teslim olması ve yetkililerin af edileceğini söylemelerine karşın, yasalar gereği yaşlı olmasından infazın uygulanamayacağı hükmüne karşın, yaşı küçültülerek, 15 Kasım 1937'de "86 Yaşında" Elazığ'da 45 gün (gün olarak bazıları daha fazla olduğu söylemektedirler) tutulduktan sonra, Abdullah Paşa'nın emri üzerine, buğday pazarı meydanında asılmıştır. Namertlik göstererek, verilen sözler tutulmamıştır. Seyit Rıza’nın asılacağını duyan, altıbine yakın serdengeçti, intihara gidecek insan, kefeni simgeleyen beyaz köynek (yakasız işlik-gömlek) ve beyaz tuman (kopçalı-uzun don) giyerek, Elazığ'ın çevresini sarmışlardır. İl çevresinde toplanan, tahmini 6000 kişilik beyaz giysili Dersimli’den korkularak ve Atatürk’ün affından da çekinilerek idam edilmiştir.

Algıladığımız biçimiyle; Seyit Rıza dar ağacına idama giderken, Alevliği savunmuştur ve son söz olarak da; İmam Hüseyin’in Kerbela’da direnip şehit edilmesi ile kendi idamını özdeşleştirerek (ya da devamıymış gibi belirterek) tanık bulunanlara bağırarak anlatmıştır...

6. DERSİM FACİASI:

“Seyit Rıza, Erzincan'da kendi isteğiyle teslim olmuştur. (Bazı söylencelere göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka görüşe göre ise, Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre ise de, gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Basında yetkililer ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi” diye söz ederler...)”

Tesliminde, Genel Müfettiş İzzettin Paşa kendisine Seyyid Rıza olup olmadığını sorduğunda "Ben Dersim'li Rızo'yum" der, ve "Dersim'de her meşe altında ve her dağ başında binlerce Rızo vardır. Şu halde siz hangi Seyyid Rıza'yı arıyorsunuz?" konuşmasına devam eder...

Seyit Rıza, 1937 yılının Ekim ve Kasım ay­larında Elazığ'da 58 arkadaşı ile birlikte yargılanmıştır... Seyit Rıza'ya isnat edilen suç; “Dersim halkını isyana teşvik etmek ve bu isyana fiilen katılmak.” Mahkeme böyle diyordu... 15 Kasım'daki son oturumda Seyit Rıza da dahil 11 kişi idama, 33 kişi ağır hapis cezalarına çarptırılır; 14 kişi de beraat eder. İdama mahkum edilenlerden dördünün cezası ileri yaşlarından dolayı otuzar yıl hapis cezasına çevrilir, geri kalan yedi kişinin idam cezası ise aynı gün (15 Kasım 1937) infaz edilir. Yediler­den biri de Seyit Rıza'dır. Seyit Rıza, duruşmalar sürecinde de ve infazın yapıldığı sırada da en küçük bir yılgınlık ya da pişmanlık göstermez. Tam tersine oldukça inançlı ve cesur davranır. Onun bu tutumu saygınlık kazandırır...

Kendi anılarında, eski Emniyet biriminde-çeşitli yerlerde vali olarak görev yapan, eski senatör-eski senato başkanı-eski çalışma ve en çok eski dışişleri bakanlığı yapan-eski cumhurbaşkanı vekilliği görevlerinde de bulunan İhsan Sabri Çağlayangil (1908-1987); Seyit Rıza'nın infazdan hemen önceki ve infaz sırasındaki son anlarını şöyle anlatır: "Son sözünü sorduk. 'Kırk liram var saatim var. Oğluma verirsiniz' dedi...Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: '...' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene'yi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalye’ye ayağı ile tekme vurdu infazını yaptı. İhtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi ala­madım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürüne 'Ben üşüdüm otele gidiyorum' dedim"...

Dersim Harekatı sırasında; Celâl Bayar (Mahmut Celal Bayar 1883 - 1986)'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak (1876 - 1950)'ın Genelkurmay Başkanı bulunduğunu anımsatmak gerekir. O günkü vahşette, 50.000 civarında insan; mağaralarda – yarlarda – kovuklarda - bayırlarda – derelerde – ormanlarda - tarlalarda öldürmüştür. 1937-38 Dersim olaylarının, meydana gelmesinin temel olarak, iç ve dış iki ana sebebi vardır:

a. Dersim direnişinin içsel nedeni: Kabile-Aşiret çekişmeleri ve çatışmaları, vergi vermeme, askere gitmeme (Osmanlılar bu bölgedeki insanları, askere almıyordu, bu alışkanlıklar Cumhuriyet sonrası da devam etmiş), yöredeki başıbozukluk, soygun ve çetecilik sonucu, olaylar mecrasından çıkmıştır. Bölgede cirit atan yerli ve yabancı ajanlar, gammazcı, müzevir, ihbarcı ve ispiyoncu takımı, her olayı abartarak vermişler. ortamı kaosa çevirerek, kızıştırmışlardır. Diğer yandan ise; Alevilere verilmeyen haklar ve inancına baskılar, cehalet, bu duruma tuz-biber ekmiş, gerekli ortamı hazırlamıştır. Kolluk Kuvvetlerinin yöredeki şiddet uygulanası, kadın ve kızlara tecavüz olayları da kıvılcım olmuştur...

Bu ve benzeri nedenlerle: “25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. 6 Ocak 1936’da daha önce, Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli, Dördüncü Genel Valilik kurulur. Bu genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan (Korgeneral Abdullah Alpdoğan, sınırsız yetkilerle Dersim’e tayin edilir) atanır. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz;. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere Kızılbaşlarla yerleşik tüm sahayı kapsamına alır. Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri karakollar inşa ettirmeye başlar...”

“Tunceli / Dersim’e karakol yapımına başlanır.Ama, bu girişime halk karşı çıkar. Burada kadınlara-kızlara tecavüz edilerek, katledilir. Bu olaylar, tansiyonu yükseltir... 21-22 Mart 1937 gecesi, karakollar basılır... Bir süre sonra ordu güçleri ile çatışmalar başlamıştır. Erzurum ve Erzincan kolorduları bölgeye sevk edilirken, Diyarbakır 7. Kolordu Uçak Karargahı’nı Elazığ’da konuşlandırdı...”

“Alpdoğan, daha önceden satın aldığı Rayber’i bu arada devreye sokar. Rayber, on beş gün boyunca direnişe katılır. Bu durum bir güven ortamı yaratır. Dersim kuşatma altında askeri operasyonlar sırasında, 26 Nisan 1937 günü Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Elazığ dönüşünde, Hozat-Kırğan köyü-Deşt’te misafir olduğu evde uyurken Alpdoğan’ın adamı, İstihbarat şefi Binbaşı Şevket’in adamı tarafından öldürülür... Alpdoğan’ın ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, Seyit Rıza’nın yeğeni Rehber ve adamları da provokatörlük yaparlar. 9 Temmuz 1937’da Alişer eşi Zarife ile birlikte, Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi” Abdullah Alpdoğan‘a yollanır...”

“... 9 veya 28 Ağustos 1937’i olayı gösteriyor ki: Bahtiyarlı Şahin Ağa söğüdün gölgesinde (uyurken) dinleniyordu. Süt kardeşi (üvey kardeşi Pırço oğlu), Lılo Hıdır; Şahin Ağa’nın uykusunun derin olduğunu biliyordu. Abdullah Alpdoğan tarafından satın alınan Lılo Hıdır, Şahin Ağa’yı kafasına bir kurşun sıkarak öldür. Ardından kafasını keserek, gövdesinden ayrılan başı, Hozat’a götürüp, Ordu’ya, kumandanına teslim edilir... 17-18 Ağustos’ta ise, Seyit Rıza’nın büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişi katledilirler....”

Olaylar öncesi, Seyit Rıza hükümete, Alevi oldukları için yapılan zulme ve baskıya karşın şöyle demiştir: “... Şayet hükümet, hizmet ve sadakatımızdan şüphe ederse, âbâ vû ecdadımızın eskiden (geldikleri yukarı Türkistan-batı Türkistan, bugünkü Kazakistan’ın Türkistan eyaleti), Horasan Vilayeti’ne bütün mensubunu Aşiretimizle hicret etmeğe, himmet buyursun ...” Bu sözler tarihi bir gerçeği de ifade etmektedir...

Bölgede araştırma yapan o zamanların Yzb. olan, Em. Jan. Yb. Nazmi Sevgen’in daha sonra yazdığı, şu iftiraları da olayların vahametini gösteren iyi bir örnektir:

“Kızılbaş kadın, dilediği ve sevdiği bir erkeği (oynaş) veya (gündüzlü) tutar. Bu, kadının, haftanın bir gününde (gece değil) gündüzlü tuttuğu erkekle beraber kalması, onunla (oynaşması) demektir... Kızılbaşlıktaki bu adet, eski Türklerin (altın ışık telakkisi) arasında bir münasebet ve kardeşlik vardır...” (Zazalar ve Kızılbaşlar; Coğrafya-Tarih-Hukuk-Folklor-Teogoni, Ank. 1999, Kalan Yay. s.206) Garabet şundadır, Devletin resmi görevlisi Nazmi Sevgen bunu yaparken Türklüğe büyük hizmet verdiği kanaatindedir. “Merd-i Kipti şecaat arz ederken sirkatini söyler”, atasözü, Nazmi Sevgen ve günümüzdeki bazı araştırmacı-yazarlara da uygundur. Sevgen; Kızılbaşları Türklüğe ulamaya çalışırken hem Kızılbaşlara, hem de Türklük mevhumuna hakaret ettiğinin farkında değildir. Türkiye’de yayınlanan bu kitaba ve Almanya’da yayınlanan AABF’nun “Alevi Araştırmaları” adlı dergisindeki makaleye, dipnot koymadan yayınlayanlar ise, her halde kör ve ya beyini dumura uğramış insanlardır...

Bu olayda da görüldüğü gibi, T.C. Devletince; Alevi Kimliği resmen tanınmayarak ve iftira edilerek, yasal ve meşru zemine oturtulmaması, çeşitli provokasyonlarla olaylar gerekçelendirilerek, beli odaklarca bilerek körüklenmiştir...

b. Dersim direnişinin Dış Sebepleri: Osmanlıların son döneminde, ABD, İngiliz, Fransız ve Rus istihbarat raporlarında ve diğer belgelerinde, Ermenîlerin bu devletler lehine çalıştıklarına, ajanları olduklarını belirten çok sayıda kayıt var. Yine, Ermenîlerin, misyonerle birlikte, Alevilerin içlerinde çalıştıklarına dair belgelerde var. Dersim olayları öncesinde de, bölgede çok sayıda ajanın ve misyonerin faaliyetleri etkili olmuştur. Bu durum özet olarak:

Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrası; Osmanlı Devleti’nin eyaleti olan, Suriye-Lübnan ve bugünkü Hatay G.Antep-Adana-K.Maraş-Mersin gibi yerler, Fransızlar işgal eder. Suriye’deki Ansariler dağına (eski Cabal Lukkam) delâlet eder; Âsi nehrinin garbında (batısında) eski Lazikiya livâsı (sancağı, vilayeti) olup, cenup (güney) kısmında büyütülmüş ve 1920’den başlayarak burada bir Alevi devleti kurulmuştu. Alevilik konusunda propaganda amaçlı, kitaplar ve binlerce makale yazılmıştır.1933 sonunda nüfusu 334.173 olup, bunun 213.066’sını Alevi-Nusayriler teşkil ederdi. İstiklal Savaşıyla, Fransız işgalinden güney bölgesindeki İller kurtulunca, Fransızlar bu kez de, bugün merkezi Tunceli ili olan, Dersim Bölgesindeki aşiretleri karıştırır.

Fransa’nın Hatay’ı içine alan bir Alevi Devleti kurma girişimi ve ajanları vasıtası ile Dersim olayları öncesi ve sonrası kışkırtması, bu olayın ana dış nedenidir. Fakat bu durumu gören ve bilen, Seyit Rıza’nın isteyerek teslim olması, Fransa’nın bu oyununu ve hesabını bozmuştur. Sonuçta; Hatay’da anavatana bağlanmıştır...

Dersim olaylarındaki vahşette; Türk-Zaza-Kürt-Ermeni kökenliler ve diğer ırklardan insanlarda ölmüştür. Dersim olaylarındaki vahşette sadece, öncü-yönetici konumda olan, Alevi-Kızılbaşlar ölmemiştir. Zerdüşt ve Hıristiyan inançlı insanlarda ölmüştür. Bu iş, devrin başvekili Celal Bayar ve birkaç bakanın yaptığı işgüzarlık ve el çabukluğudur. Üst düzeyde ki bazı faşist yöneticilerin ve yerel bazı faşist idarecilerin, zalimliği ve namussuzluğundan; binlerce masum insanı, yalnızca inançları farklı olduğu için, acımasızca katletmiştir. Bu olay bir soykırım değildir, ama insanlık suçudur...

7. SÜRGÜN VE ZORUNLU İSKAN:

Uygulama; ilk etapta, 11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadar sürer. İç Dersim’in neredeyse tümü; (Kutudere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori, kuzeyindeki Haçılı Dere hattından-Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan Aşiretleri’nin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. 1937 direnişine katılmamış olan; Kör Abbasanlı, Bal Uşağı, Keçel ve Koçan Uşağı gibi aşiretlerin çetin bir direnişine yol-açar. Bu direnişler özellikle, 22 Haziran’dan itibaren toplu kırımlar yoluyla bastırılır. 1938 yılının en önemli olayı; adını Dersim’in Laçin aşiretinden alan, ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise, 19-24 Temmuz arasına rastlar...

Daha sonraki, sürgün ve iskan planı uygulaması; 10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadar gider. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan bölge halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar, Batı Anadolu’ya önceden saptanmış yerlere nakledilir. Sonuç olarak; Dersim sürgünleri esas olarak, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabı’nda görüleceği gibi, bu durum önceden planlı hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH (1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir.) Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik raporlarına dayanır. Harekat bittikten sonrada fiiliyata geçilir. Sürgün ve iskan edileceğine ilişkin olarak; yaklaşık doksan Aşiretten 347 önde gelen ailenin (3470 kişi) Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü; bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskanı önerilir. Eylem gerçekleşir. Saptamamıza göre; bazı aileler de tek tek Karadeniz-Ege-İç Anadolu-Marmara Bölgelerinin il ve ilçelerine sürülür...

8. TEVHİD DUAZI VE HALVORU VENK KİLİSESİ İLE SEYYİD RIZA’NIN ÖYKÜSÜ:

Taçlama Duvazimamı denilen ve "Bugün Pir bize geldi / Gülleri taze geldi / Önü sıra Kanber'i /Ali’yel Murtaza geldi / ..." sözleri ile başlayan tevhit deyişi / nefesi; Cemlerde 7 mısralık "lâ İlâhe İllâllah" ilahisiyle vecd ve huşu içinde ritimli ve rütelli koro halinde, "toplu tapınma ayini”nde 3 kez Secde’ye varılmak suretiyle, zakirlerin duazı çalıp söylerken, bacılar ve sofularda toplu olarak terennüm ederek iştirak ederler ve Ayn-ı Cem böylelikle icra edilmiş olur. Sonunda dede bir gülbank (dua) okur... 25 kıta olan Duaz söylenirken 25 kez de ilahi bölüm tekrarlanır...

Duaz, nefes, deyiş, samah; Alevi toplumunda bağlama eşliğinde sesli ve sazlı söylenerek beli bir seremoniden sonra, ritüellerle ibadetler eda edilir. Ayin-ı Cem ve İrfan meclislerinin dışında bu tip deyişler / şiirler söylenmez ve günah addedilir. Bu şiirlerin ilahiler gibi bir kutsiyeti vardır. Bu şiirlerin özelliği:

Birincisi içindeki kutsal sözler ve masum-u pak veliler ile uluların adlarının geçmesidir.
İkincisi içinde taşıdığı Kuran mealleridir ki, dua yerine geçer ve bu sözlerle semaha durulur, secdeye inilir, ibadetler yapılır...
Üçüncü özeliği ise, şiirin içinde İmam Hüseyin gibi zatlara yakılan ağıtlardır ki, matemi ifade etmektedir. Bu nedenle de; duazlar, nefesler, deyişler, samahlar, mersiyeler farklı işlev ve özelliklerinden dolayı türküler, bengi, maya, barak, bozlak, halay, horon vs. gibi ezgilerden ve oyun havalarından ayrı olup zevk ve eğlence aracı değildir...

a) Araştırmacı-yazar Sadeddin Nüzhet Ergun; Tevhid Duazı için: "Bu manzumenin, Kul Himmet’e mensup bir derviş tarafından yazılmış olması muhtemeldir." Demektedir ki, bizde bu görüşe katılıyoruz. Bazı araştırmacılar da bu duvazimamın Kul Hüseyin’e ait olduğunu belirtmektedirler. Biz, bu duvazın; Şeyh Hasan Ocağı mensubu bir ozan-dede'ye ait olduğu kanısındayız. Çünkü Şeyh Hasan Köyü kurulduğundan, bugüne ünlü dedeler ve ozanlar yetiştirmiş ve Tevhid Duvazı’nıda bugüne dek orijinal haliyle getirilmiştir...



"Kızıl Deli tacımız / Şeyh Ahmet mirâcımız / Karaca Ahmed gözcümüz / Yalıncak duacınız." Ve "Kul Himmet üstadımız /..." dizelerinde geçen Kızıl Deli (Seyyid Ali Sultan)'nın ocağı, Malatya'nın Fethiye Beldesi'nin Tenci mezrasında bulunmaktadır. Alevilikte miraç olayı; görülme, sorulma, aklama, tarık altından geçme ve kırklar cemi ritüellerinin yapıldığı bir ibadet seremonisidir. Duvazda geçen Şeyh Ahmed de mürşidlik makamını temsil eden, Hz. Muhammed’in vekili olarak postta oturan torunlarından, Şeyh Ahmed Dede’yi (Şeyh Ahmed Tavil’i halkın betimiyle Ahmet Yesevi’yi) ifade etmektedir.



Bilindiği gibi gözcülük makamı da “Karaca Ahmed”indir. Bu şiiri yazanın ve cemde söyleyenin de Üstadı, Safevi soylu dede, Kul Himmet’tir. Bölgede yaptığımız araştırmalarda "Yalıncık Abdal" adında bir ozandan bahsedilmektedir. Kuvvetle muhtemel bu düvaz "Yalıncak Abdal"a aittir. Kış yaz yalınayak gezen ve üstünde beyaz bir entari bulunan "Yalıncak", sırtında bir beyaz torbası ve elinde de uzunca bir sopası vardır. Köy köy dolanıp dilenen (döşüren) Yalıncak, irticalen deyişler söylemekte ve saz çalmaktadır.Tunceli bölgesinde, bu biçimde olan Şeyh Hasanlı Dedelerin bir bölümünün cemlerde aşıklık-zakirlik yaptığı da söylenmektedir. Bu tip giyiniş ve döşürme anlayışı, Kalenderi / Abdal geleneği bölgede 1960 yıllarına değin devam etmiş; bizim de şahit olduğumuz bu tipte oldukça çok derviş ve ozan vardı. Bu gezginci mistikleri ve dervişleri, Paulicienlerde ve Boğomillerde de görmekteyiz ve "Torbesi" denmektedir. Bölgemizde de bu gezgin dilencilere ve halk aşıklarına "torbacı" denmektedir. İşte böylesi bir mistik - sofistik anlayıştaki bölgede “Yalıncak” mahlaslı bir ozanın çıkıp, “tevhid duvazı” nefesi / deyişi söylemesi doğal bir sonuçtur. Bölgede Duvaz şöyle başlayıp bitmektedir:



“Pir bugün bize geldi,

Gülleri tazeledi

Önü sıra Kanber'de

Ali’yel Mürtaza geldi

(...)

Kızıl Deli tacımız

Şeyh Ahmed miracımız

Karaca Ahmed gözcümüz

Kul Himmet üstadımız



YALINCAK duacınız

Bunda yoktur yadımız

Şah-ı Merdan aşkına

Hakk vere muradımız”.



Her kıtadan sonra tekrarlanan tevhid ilahisi dizeleri de şöyledir:



“Allah Allah!... İllallah!..

Hakk Lailahe illallah!..

Ali Mürşid, Güzel Şah!..

Eyvallah Şahım, Eyvallah!..”



Sonuç olarak: Ulu pir, Şah İsmail; Anadolu'da Türkmen Oymaklarını ve Dede Ocaklarını kendi saflarına çekmek (Kızılbaş Devleti) için; Pir Sultan Abdal’ı ve Kul Himmet’i görevlendirdiğini biliyoruz. Muhtemelen Kul Himmet’te talibi olan ‘Yalıncak Abdal’ı Dersim yöresinde propogandist olarak görevlendirmiş olabilir. Şeyh Hasan Köyü’nde de böylesi bir “Tevhid Duazı” Cem Töreni’nde söyleyerek günümüze dek gelmiş olasıdır...



b) Tunceli’nin Halvoru Köyü’nün yakınında bulunan, Ermenilere ait Venk Kilisesi’nde İmam Hüseyin’in Mührü yüzüğü takılı kesik parmağının altın bir kutu içinde saklandığını tüm yörede ki yaşlılar anlatılmaktadır. Yaşlılardan yüzüğün öyküsünü dinledik. Rivayete göre; bugün harabe halinde olan Venk Kilisesinin keşişlerinden biri, Şam’a alışverişe gider. Kerbela’da şehid edilen, İmam Hüseyin’in başı mızrağa takılı olarak şehirde, Yezid’in askerlerince gezdirilmekteymiş. Halkın feryad-ı figanına dayanamayan keşiş ve aynı zamanda, Hz. Muhammed’in torununa yapılan zulümden hicap duyarak; Emevi Hükümdarı Yezid’e çıkarak (halifelik kurumu fiilen Emevi iktidarı ile ortadan kalkmıştır, bundan sonra halife olanlar ünvandan başka bir şey değildir), İmam Hüseyin’in kesik başını altın karşılığı satın almak ister. Yezit de yüklü bir torba altın karşılığı, İmam Hüseyin’in başını satar. Keşiş, İmam Hüseyin’in başını altın bir kutuya koyarak, Tunceli’deki Venk Kilisesi’ne getirir ve saklar. Bu kutu güneş gibi parlayarak, gece-gündüz bulunduğu odayı aydınlatırmış. Kutunun bulunduğu oda, yöredeki Alevilerin de ziyaretgâhı olur. Diğer bir rivayete göre ise; Keşiş sadece İmam Hüseyin'in mühürlü yüzüğünün bulunduğu kesik parmağını satın alarak, bir altın kutuya koyarak getirir. 1915 yılına kadar bu kilisede saklanan kutudaki İmam Hüseyin’in parmağı; "Tehcir Olayı"ndan dolayı, kilisenin papaz veya keşişlerinden biri, Seyyid Rıza'ya giderek bu kutuyu ve kıymetli eşyaları teslim eder...



1937’de Ankara’ya getirilen, Seyyid Rıza’nın eşyalarının bazılarının listesini o günkü gazeteler vermektedir. Kurun, Cumhuriyet, Ulus, Haber gibi gazetelerin 30 Haziran 1937 ve 8-11 ikinciteşrin 1937 tarihli nüshalarında da yer almaktadır. Bölgede o zaman, Seyyid Rıza ile birlikte olmuş yaşlılarla yaptığım görüşmelerde; bu eşyalardan başka, Şeyh Hasan Ocağına ait çok sayıda el yazma kitaplar, soy kütüğü (şecere), tarikat kütüğü (sülükname), fermanlar, hüccetler, beratlar, yolizinnanameleri, icazetnameler ve çeşitli belgeler, Harzemşahlar’a ve beylerine ait belgeler, el yazma kuran ve inciller, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat dönemine ait aşiretlere verilen vesikalar da alınarak Ankara’ya götürüldüğünü belirtmektedirler...



Tevhid Duazı'nin; İmam Hüseyin'in yüzüklü parmağı, keşiş ve oğulları, söylencesi ve düvazimamın yazılış öyküsü, yazanın kimliği ve inanç motifleri bölgedeki Alevilerce, deyişte ki gibi algılanarak günümüze değin gelmiştir. İnanç ve iman ötesinde elimizde belgeler yoktur. Seyyid Rıza’dan alınan belgeler gün ışığına çıkarıldığında gerçekler de aydınlanacaktır. Şimdilik anlatılanlara inanmak zorundayız. Keşişe sattığı İmam Hüseyin’in başı ya da kesik parmağından dolayı pişmanlık duyan Emevi Halifesi Yezit; geri almak için, Venk Kilisesi’ne tebdili kıyafetle askerlerini gönderir. Keşiş; İmam Hüseyin’in başı diye, sıra ile bir oğlunun başını keserek kutuya koyar ve askerlere verir.Yezit’e götürülen baş, İmam Hüseyin’in başı olmadığı anlaşılınca, tekrar askerleri Venk’e gönderir. Keşiş; tek tek yedi oğlunun başını her defasında keserek Yezit’e gönderir. Yine, İmam Hüseyin’in başı olmadığını anlayan Yezit; son kez vermediği takdirde, Keşiş’in başının vurularak getirilmesini emreder. İmam Hüseyin’in başını vermeyen Keşiş yedi oğlu ile kendi başından da olur. "Tevhid Duazı"nda bu olay şöyle geçmektedir:



“(...)

Dökerim göz yaşını

Bak Mevla’nın işini

Kurban eyledi Keşiş

Yedi oğlunun başını



Keşiş kurban eyledi

Kâfirler kan eyledi

Gökten indi melekler

Yerde figan eyledi



Figan eyler Melekler

Kabul olsun dilekler

Yezid bir derd eyledi

O dert beni helâkler.

(...)”

9. SONSÖZ:

Toplumsal etik-ahlak kurallara göre davranan, doğruları gören ve söyleyen, bir insan; eğer çıkarlarına göre hareket etmiyorsa, Seyit Rıza’yı ve Dersim olaylarını vicdani olarak değerlendirir. Siyasi ve kişisel hırslarla ve kişisel çıkara alet edilerek olaylar yoruma tabi açıklanırsa, tasvip edilemez bir ahlaksızlıktır. Kesin kes karşı çıkılmalıdır. Birinci Dünya Savaş sonrasında, Osmanlı devletinin, son kalıntısı üzerinde; Türkiye doğmuştur. Türkiye bir ırk esasına değil, ortak toprak bütünlüğü ve millet olma birliği esasına göre kurulmuştur. 1937-38 olayları, Osmanlılar dönemi, Kızılbaş kırımlarının bir devamıdır. Belgelere, bilgilerime ve gözlemlerime dayanarak; bu olay, etnik bir temizlik değildir. Direnişe ister katılsın isterse katılmasınlar, yöredeki olaylar bize gösteriyor ki, kırım, bir sindirme ve baskıdır. Direniş ise, geleneksel bir Alevi mücadele yönteminden başka bir şey değildir. Bir insanlık suçu olan, 1937-38’de yaşanan feci olayların durumu, objektif saptanarak, tarihçi ve bilim adamlarınca gün ışığına çıkarılmalıdır...



Dersimlileri (burada Tuncelililer ve uzantıları kastedilmektedir), tarihte bir arada tutan temel şey; Alevilik İnancı olmuştur. İşte, bu gerçeği göz ardı ederek, siyasi düşüncelerimize, etnik yapımıza, sosyal konumumuza göre davranarak birlik ve beraberliği bozmamak gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, çoğunluk kavimleri olan,Türk-Türkmen adından hareket edilmiş olmasına karşın, ırkçılık ve ümmetçilik gibi bir ayırım yapılmamıştır. “Türk Kültür Kimliği” geni alışımından yola çıkılarak, “T.C. Vatandaşlığı ve Atatürk Milliyetçiliği” kavramıyla özgür ve eşit yurttaşlık bilinciyle anlamlandırılmıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki; bir nevi ortak "ANADOLU'lu KİMLİĞİ" yaratılmıştır...

==============

NOT: Yararlanılan Makaleler, Kitaplar, Kişiler 2000’in çok üzerinde olduğu için, dipnot olarak kaynakça verilmemiştir...





_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye