Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
Bedri Noyan: Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik (VII.C)

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Kitap Tavsiye ve Bilgi Paylaşımı
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:16 am    Mesaj konusu: Bedri Noyan: Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik (VII.C) Alıntıyla Cevap Gönder

Doç. Dr. Bedri Noyan (Dedebaba): Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik (VII. Cilt) (Bektâşîlik ve Bektâşîlik Ahlâkı). Ardıç Yayınları, Ankara 2006, 775 S., ISBN: 975-7902-64-0



Özgür Savaşçı: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba Erenlerin Yapıtları

Hangi inanç kurumu olursa olsun, o inanç kendisini bir sonraki kuşaklara aktarma yolunu bulmak ve bunu başarmak zorundadır. Son yarım yüzyıla gelinceye kadar Bektaşilik-Alevilik inancı her ne kadar sözlü olarak aktarılagelmişse de, özellikle Bektaşi dünyasında okuyucuyla buluşmayı bekleyen yazılı kaynakların sayısını yüce Canan bilir.

Artık “küreselleşme” nitelemesiyle birlikte anılan yüzyılımızda, internetin her geçen gün daha da yaygınlık kazandığı, bilgiye ulaşmanın eskiye oranla daha da kolaylaştığı nasıl bir gerçek ise; yine eskiye oranla yarım yüzyılda üretilen bilginin, günümüzde artık sadece 1 yılda üretildiği de gerçektir.

Sözlü kültür mensupları artık yazıyla buluşmak, okumak ve bilgilerini yazılı hale getirmek, yani yazmak durumundadırlar.

Bu temel düsturlardan hareket edecek olursak, Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba erenlerin hizmeti sadece Bektaşiliğe değil, ülkemiz kültürüyle ilgilenen herkes için eski deyişle “tarifi gayri mümkün” bir hizmettir. Ruh-u revânı şad ü hürrem ola... Aynı şekilde de, dedebabamızın bu düşünsel kalıtını, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı diziyle okuyucuya ulaştırma gibi kutsal bir görevi üstlenmiş olan Ardıç Yayınları’na da ne kadar teşekkür etsek azdır. Ardıç Yayınevi’nin sahibi Şakir Keçeli Babaerenlerin, aynı zamanda bu satırların yazarının yol aydınlatıcısı olması, fakir için ayrı bir gönül hazzıdır.

Ardıç Yayınlarında dedebaba erenlerimizin şimdiye dek yayımlanmış eserleri ve konuları şöyledir:

Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik

Cilt No Yayım Yılı Konusu
1 Temmuz 1998 Hacı Bektaş Veli, Eserleri; Çelebiler, Yeniçeriler, Çağdaşları, Vilâyetnameler, Hacı Bektaş Veli Dergâhı

2 Haziran 1999 Tasavvuf, Rûh, Ölüm ve Aş Töreni, Hurûfîlik, Aşk ve Bilim
3 Ocak 2000 Bektaşi Edebiyatı ve Edebiyat Türleri
4 Temmuz 2001 Bektaşi Şairleri, Ebced; Müzik, Semah
5 Nisan 2002 Dergâhlar

6 Ağustos 2003 Ünlü Bektaşiler, Bektaşi Fıkraları
7 Haziran 2006 Sunduğumuz Ayrıntılı Listeye bakınız.


Hakk erenler, hizmet Hakk içindir düsturunu kendisine şiar edinmiş olanların emeklerini zayi etmeye...

Hizmet bizden, takdir önce Hakk erenlerden, sonra okuyucudan...

Yayıncının VII. Cild İçin Önsözü

Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, seksen yedi yıllık yaşamını Bektâşîliğin (Tarik-i nâzeninin) neredeyse bin yıllık birikimini, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik Ve Alevîlik adlı dev yapıtta toplamıştır. Okuyucuya sunduğumuz yedinci cilt, on üç cildi bulacak olacak olan ansiklopedik yapıtın en önemli ciltlerinden birisidir.

Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebabamızın da buyurduğu gibi Bektâşîlik ham olan insanı yaşamdan koparmadan ve kişiliğini tüketmeden, aksine onu özgürleştirerek olgunlaştıran (kemâlâta erdiren) okulun adıdır. Soruna bu açıdan bakarsak Bektâşîlik, bir tarikat olmayıp eğitimbilimi (metodoloji)dir.

İnsanlığın ve onun ürünü olan bilimin henüz tam olarak keşfedemediği ya da tanıyamadığı Bektâşîlik (dolayısıyla Alevîlik), Türk’ün Yüce İslâm dinini yorumlaması ile oluşmuştur. Ama o, salt Türkçü ya da ulusçu bir hareket değildir. Çünkü hangi soydan, hangi boydan ve hangi cinsten olursa olsun, bütün insanlığı kucaklamaktadır. Bektâşîlik adlı okulun öğrencilerinin Tanrı’nın yarattığı her şeye sevgi ile, aşk ile yaklaşma zorunluluğu vardır. O bütün ulusları, bütün cinsleri severek Tanrı’ya yükselir. Ama vatanını da Bektâşîlikten fazla sever. Bektâşîliğe yapılacak en büyük haksızlık, onu çeşitli İslâmî tarikatlarla eşitlemeye kalkışmaktır. Çünkü o bir tarikat değildir.

Elinizdeki bu kitap, yukarıda ana hatları ile sunulan bu tezleri her ciltte olduğu gibi, ayrıntıları ile işlemekte ve bu güne değin ulaşılamayan özgün kaynakları kullanmaktadır.

Kitabımızın kapağında fotoğrafı sunulan Ali Nâci Baykal Dedebaba, Bedri Noyan Dedebabamızın aydınlatıcısı (mürşidi) dır.

Bu dev yapıtı bin bir emekle, şaşılası bir gayretle hazırlayan Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebabamızın Tanrı’ya yürüyen ruhunun sevinçlerle ve ışıklarla dolmasını; Dedebabamıza çalışma olanağı sağlayan Semiha Bedri Noyan Anabacı Sultanımıza sağlıklar ve uzun bir yaşam diliyoruz.

Bu kitabın en az altı ay önce okuyucuya ulaşmasını sağlayan Yol evlâdımız Münih Üniversitesi Türkoloji Bölümü, Dil ve Edebiyat Doçenti Özgür Savaşçı’ya, sevgili eşim Nurten ve dizgide katkıda bulunan gelinim İpek Keçeli’ye şükranlarımı sunuyorum. Hizmetlerini Hakk Muhammed Ali ve Hünkâr Hacı Bektâş Velî katında kabul olmasını diliyorum.

Şakir Keçeli Baba

BÜTÜN YÖNLERİYLE BEKTÂŞÎLİK VE ALEVÎLİK (7. CİLT)
DOÇ. DR. BEDRİ NOYAN DEDEBABA

Bazı İslâmi Akımlar ve Bunlar Hakkında Açıklamalar /17
1. HÂRİCÎLER 17
2. RAFZ VEYA RAFAZ 18
3. İ’TİZÂL VE MÛ’TEZİLE 18
3.1. Mutezilenin Beş Ana Prensibi 20
3.1.1. Tevhîd 20
3.1.2. Adl 20
3.1.3. El-va’d-ü v-el-va’îd 20
3.1.4. El-Menzilet-ü beyn-el menzileteyn 20
3.1.5. El-emr-i b-il-mâ’rûf v-en-nehy-ü an-il-münker 20
3.2. Mu’tezîle’nin Kolları 21
4. DİĞER KOLLAR 21

Hz. Alî ve Ehl-i Beyt Karşıtları /23
1. EBÛ BEKİR KIZI AYŞE 23
1.1. Genel Açıklamalar 23
1.2. Kervan Olayı 24
1.3. Ayşe’nin Hz. Hatice ve Onun Kızı Olan Hz. Fâtıma’yı Kıskanması 26
1.4. Cemel (Deve) Olayı 27
1.5. Hz. Hasan’ın Defni ile İlgili Olay 29
1.6. Havâb (Cinayet) Vâdisi ile İlgili Olay 29
1.7. Hz. Peygamber’in Hz. Alî’ye Ayşe’yi Boşamak Hakkı Vermesi 29

Velâyet ve Nübüvvet /31
1. VELÂYET, NÜBÜVVET VE İMÂMET HAKKINDA GENEL AÇIKLAMALAR 31
2. VELÂYET VE İMÂMET 35

Ehl-i Beyt (Âl-i abâ) /41
1. GENEL AÇIKLAMA 41
2. TÜRKLER ARASINDA HZ. ALÎ VE EHL-İ BEYT YANDAŞLIĞI VE SEVGİSİ 43
3. KUR’ÂN-I KERÎM’DE EHL-İ BEYT 44
3.1. Genel Açıklamalar 44
3.2. İnsan Sûresi 45
3.3. Merec-el-bahreyn Sözü 46
4. EHL-İ BEYT HAKKINDA HADİSLER 48
5. HZ. FÂTIMA..... 49
5.1. Genel Açıklamalar 49
5.2. Fedek Hurmalığı Hakkında 52
6. ON İKİ İMAMLAR 54
6.1. Genel Açıklamalar 54
6.2. İmam Hasan 58
6.3. İmam Hüseyin 61
6.3.1. Genel Açıklamalar 61
6.3.2. Hz. Hüseyin’den Özlü Sözler 71
6.3.3. Hz. Hüseyin İçin Yazılan Ağıt (Mersiye)lar 71
6.3.4. Hz. Hasan ve Hüseyin Hakkında Hadisler 79
6.3.5. Hz. Hüseyin’in İstanbul’daki Kızları 79
6.4. İmam Alî Zeyn-el Âbidîn (İmam Alî-i Sânî) 82
6.4.1. İmâm Zeyd-el-Abîdîn Oğlu Zeyd 85
6.5. İmam Muhammed Bâkır 86
6.6. İmam Cafer Sâdık 87
6.6.1. Caferî Mezhebinin Meydana Gelişi 88
6.6.2. Hazret-i İmâm’dan Özdeyişler 89
6.7. İmam Mûsâ Kâzım 89
6.8. İmam Alî Rıza ya da İmam Alî Sâlis 91
6.9. İmam Muhammed Takî (Muhammed Sânî) 93
6.10. İmam Alî-yyün Nakî 94
6.11. İmam Hasan-ül-Askerî 95
6.12. İmam Muhammed-ül-Mehdî 96
7. DÜVAZ YA DA DÜVÂZDEH-İ İMÂMÂN 102

On Dört Ma’sûm-u Pâk /111
1. GENEL AÇIKLAMALAR 111
2. MASUMLARIN ADLARI VE YAŞAM ÖYKÜLERİ 113
2.1. Hz. Hüseyin Oğlu Abdullâh 113
2.2. İmâm Alî oğlu Muhammed-ül-Ekber 114
2.3. İmâm Hasan oğlu Abdullâh 114
2.4. İmâm Hüseyin oğlu Abdullâh-ül-Ekber 114
2.5. İmâm Hüseyin oğlu Kâsım 114
2.6. İmâm Zeyn-el-Âbidîn oğlu Hüseyin 114
2.7. İmâm Zeyn-el-Âbidîn oğlu Kâsım 114
2.8. İmâm Muhammed Bâkır oğlu Alî-yyel-Aftar 114
2.9. İmâm Ca’fer-üs-Sâdık oğlu Abdullâh-ül-Asgar 115
2.10. İmâm Ca’fer-üs-Sâdık oğlu Yahya-el-Hâdî 115
2.11. İmâm Mûsâ Kâzım oğlu Sâlih 115
2.12. İmâm Mûsâ Kâzım oğlu Tayyib 115
2.13. İmâm Muhammed Takî oğlu Ca’fer Tâhir 115
2.14. İmâm Alî-yyün-Nakî oğlu Ca’fer 115
2.15. İmâm Alî-yyün-Nakî oğlu Kâsım 115

On Yedi Kemer – Beste (Miyân beste)ler /117
1. GENEL AÇIKLAMALAR 117
2. HZ. ALÎ’NİN OĞLU OLAN KEMER-BESTELER 118
2.1. Hz. Fâtıma’dan Doğanlar 118
2.2. Kayser-i Rum Kızından Doğanlar 118
2.3. Hz. Fâtıma Cariyesi Rahime’den Olanlar 118
2.4. Habeş Kızı Sanû’dan Olanlar 119
3. ŞÂH ALÎ’YYEL-MURTAZÂ’NIN DOSTLARI (ASHÂBI) OLAN
KEMER-BESTE KİŞİLER 119
3.1. Genel Açıklamalar 119
3.2. Birinci Liste 119
3.3. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın Yazdığı İkinci Liste ve Öteki Listeler 123
3.4. Bel Bağlamanın Koşulları 126
3.5. Beli Bağlanmış Olmanın Koşulları 127


Meslek Pîrleri /129

Güruh-u Nâcî (Zümre-i Nâciye) /137

Yetmiş Üç Fırka /141
1. GENEL AÇIKLAMALAR 141
2. YETMİŞ ÜÇ FIRKANIN ADLARI 141
2.1. Şî’a Fırkaları 141
2.2. Mû’tezile Fırkaları 141
2.3. Hâricîlere Ait Fırkalar 142
2.4. Mürci’a Fırkaları 142
2.5. Neccâriye Fırkaları 142
2.6. Bâtınî Fırkaları 142
3. TÜRKİYE’DE TARİKATLAR 142

Bektâşî-Alevîler ve Diğer Kollar /143
1. BEKTÂŞÎ ALEVÎLER 143
2. ALEVÎLERİN ÇEŞİTLİ FIRKALARI 150
3. ANADOLU’DAKİ ALEVÎLER 152
4. İRAN VE ALEVÎLİK 153
5. BEKTÂŞÎLİK-ALEVÎLİK FARKLARI 156
6. ANADOLU’DA ALEVÎLİK 157
7. ALEVÎLERDE MÜRŞÎD (AYDINLATICI) KONUSU VE MÜRŞÎD OLAN
SOY (OCAK)LAR 163
8. ÇEŞİTLİ OCAKLAR 167
9. TUNCELİ’DE BULUNAN ŞAVAKLAR VE ZİYARET YERLERİ 167
10. TRAKYA’DAKİ SÜREKLER VE MÜRŞÎDLİK 168
11. BAZI OCAKLAR HAKKINDA BİLGİLER 179
12. HUMUS (HAKK’ULLAH) MESELESİ 184
13. ALEVÎLER ADINA YAPILAN BİR BAŞVURU 190

Türkmenler-Tahtacılar ya da Kızılbaşlar /195
1. GENEL AÇIKLAMALAR 195
2. TAHTACILAR 197
3. TAHTACILARDA GİYİM 201
4. TAHTACILARDA NİŞAN VE EVLENME TÖRENİ 202
5. BAZI İNANÇLARI 204
6. TAHTACILAR’DA ÖLÜM VE CENAZE TÖRENİ 205
7. TAHTACILARDA SÜNNET 206
8. TAHTACILARDA YOL’A ALIŞTIRMA 207
9. TAHTACILAR’DA AYN-I CEM’ [YOL’A GİRİŞ TÖRENİ] 208
9.1. Birinci Kapı: Müsahip olma 209
9.2. İkinci Kapı (İkinci Müsâhiblik (Aşinâlık)) 212
9.3. Üçüncü Kapı (Üçüncü Müsâhiblik (Peşînelik)) 212
9.4. Dördüncü Kapı (Çiğildaş, Çeğindaş) 212
9.5. Tahtacıların Kullandıkları Bazı Tercüman ve Gülbankler 212
10. TAHTACILARDA TOPLUMSAL YAŞAM 214
11. SARIKIZ EFSÂNESİ 217
11.1. Tahtacıların Sarıkız Tepesini Ziyâreti; Âyînleri 222

Çepniler /227

Bâtınîlik /231

İsmâiliyye /235

Nusayrîler /239

Fâtımîler /245

Ahîler /249
1. FÜTÜVVET-FUTUVVA YA DA TÜRK ŞÖVALYELİĞİ 249
2. FÜTÜVVET EHLİ VE BEKTÂŞÎLER 263
3. FÜTÜVVET’İN ESASLARI 264
4. FÜTÜVVET (ÂHİLİK) KOLLARI 265
5. ÂHİLERDE DERECELER 266
6. FÜTÜVVET EHLİNDE TERİMLER 267
7. ÂHİLERDE ÂDÂB VE ERKÂNI 268

Bektâşîlik /275
1. GİRİŞ 275
2. BEKTÂŞÎLİĞİN DOĞUŞU DEVRİNDE ANADOLU VE DOĞUŞ SEBEPLERİ,
BEKTÂŞÎLİĞİN TÜRK KARAKTERİ 279
2.1. Bektâşîliğin Doğuşu Zamanında Anadolu 284
2.2. Memleketin Genel Durumu 285
2.3. Bektâşîliğin Ulusal Yönü 287
2.4. Bektâşîlik Hakkında Neler Yazmışlar? 290
2.5. Bektâşîliğin Kaynakları 292
3. BEKTÂŞÎLERİN TASNÎFİ 296
4. BEKTÂŞÎLİK SADECE BİR TARÎKAT DEĞİLDİR, TÜRK’ÜN DÎN ANLAYIŞINI
BELİRTEN BİR MEZHEPTİR 298
5. BEKTÂŞÎLİKTE KURULUŞ 302
5.1. Bektâşîlik Örgütlenmesi 304
6. BEKTÂŞÎLİK VE TASAVVUF 306
7. BEKTÂŞÎLİĞE GÖRE MÜSLÜMANLIK 308
8. HZ. HÜSEYİN, EMEVÎLER, TÜRKLER 310
9. BEKTÂŞÎLİĞİN TOPLUMSAL ETKİLERİ 311
10. HIRİSTİYANLIĞA BENZER DENİLEN YAKIŞTIRMALAR 315
11. IŞIK DEYİMİ 315
12. BEKTÂŞÎLERİN VE ALEVÎLERİN KENDİLERİNİ GİZLEMELERİ (TAKİYYE) 317
13. BEKTÂŞÎLİK VE ŞERÎ’AT 318
13.1. Namaz 319
13.2. Oruç 322
13.3. Hacc 322
13.4. Zekât ve Fitre 323
13.5. Kelime-i Şehâdet 323
14. BAZI GENEL BİLGİLER VE ERKÂNA İLİŞKİN KONULAR 324
14.1. Sır [Giz] 325
15. BEKTÂŞÎ CATESHİSME’İ (MUHİBÂNA GEREKLİ BAZI SORU VE BUNLARIN
KARŞILIKLARI) 327
16. BEKTÂŞÎLİĞİN DAYANAK NOKTALARI 335
16.1. İçe Değer Verme ve Ruhî Yükselme 337
16.2. Bektâşîlikte Üç Esas Nokta: Telkin, El alma, Libâs Giydirme 337
17. BEKTÂŞÎLİKTE BAŞKA DİNLERDEN KALMA İZLER 340
17.1. Üçleme (Teslîs): 341
18. BEKTÂŞÎLİKTE SAYILAR VE BUNLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 344
19. VAHDET-İ VÜCÛD - VAHDET-İ MEVCÛD 351
20. BEKTÂŞÎLİKTE EHL-İ BEYT SEVGİSİ 352
21. BEKTÂŞÎLİĞİN ESASLARI 354
22. SEKÂHÜM SIRRI 356
23. MÎ’RÂC 357
24. ERKÂNA AİT HUSUSÂT 358
24.1. Ayn-ı cem’ (İkrar Töreni) 358
24.2. Tercümânlar ve Gülbânkler 359
24.3. Ayn-ül cem’ Deyimi Hakkında 360
24.4. Er ve Bacı 360
24.5. İkrar’ın Çeşitleri 361
24.6. Kimlere Nasîb Verilmez 361
25. BÎ’AT 363
25.1. Akabe Bey’atı 363
25.2. Bey’at-ür-Ridvân (Bey’at-üş-şecere) 363
25.3. Bey’at-ün-nisâ (Kadınların bî’atı) 364
25.4. Bey’at-ül-aşîre 364
25.5. Peymânçe (Pây-mâçân) 365
25.6. Kapı Niyâz’ı 366
26. ON İKİ HİZMET SAHİPLERİ 367
26.1. Çerâğ 367
26.2. Post 369
26.2.1. Meydân Odasındaki On İki Post 370
26.3. Bilen Yazmış, Bilmeyen de Yazmış 372
26.4. Buhûr, Gülsuyu 373
26.5. Nefes Okumak 374
27. ÜÇ SÜNNET, YEDİ FARZ 375
28. FETH, OLGUNLUĞU KAZANMA 378
29. TEVELLÂ-TEBERRÂ 378
29.1. Bektâşî şiirinde Tevellâ ve Teberrâ 381
30. NEZR (ŞEY’EN LİLLÂH) KONUSU 383
31. BEKTÂŞÎLİĞE YENİLİK VERME ÇABALARI 384

Bektâşî Ahlâkı /387
1. GENEL AÇIKLAMALAR 387
2. BEKTÂŞÎ AHLÂKI İLE İLGİLİ YAZMA YAPITLARDA VE ESKİ KİTAPLARDAKİ
AÇIKLAMALAR 402
3. YOL EBCEDİ 410
4. GENEL AHLÂK FORMÜLLERİ 410
5. HAKİKAT’A GİDİŞ YOLLARI 411
6. AŞK VE ENE’L AŞK 414
7. BİLİM VE BEKTÂŞÎLİK 414
7.1. Kur’ân ve Hadislerde Bilim 414
7.2. Yazmalarda ve Kitaplarda Bilim 417
8. ÇALIŞMAK 420
9. MÜCAHEDE (KUTSAL ÜLKÜ UĞRUNA ÇABA) 423
10. MÂSİVÂ’DAN GEÇMEK (BAĞLARDAN ÇÖZÜLMEK) 425
11. TEVBE [TÖVBE] 429
12. ÎMAN 431
13. RIZÂ VE TESLİMİYYET 435
14. KAZÂ, KADER VE TEVEKKÜL 437
15. NEFS VE NEFSİNİ BİLMEK 443
15.1. Genel Açıklamalar 443
15.2. Nefsini Bilmek 447
15.3. Yol’a Girende Sefer (Seyr) 448
15.4. Bektâşîlerde Nefsini Bilmek 448
15.5. Nefis Hakkında Neler Söylemişler 454
16. FENÂ BULMAK, BENLİKTEN GEÇMEK VE BEKÂ’YA ULAŞMAK 461
17. BENLİKTEN GEÇMEK 463
18. ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK 465
19. FAKR VE FAKÎR 469
19.1. Fakr ve Fakîr Hakkında Söylenen Sözler 473
20. ÖZGÜRLÜK (HÜRRİYET) 477
21. GÖNÜL 479
21.1. Genel Açıklamalar 479
21.2. Bektâşî Şiirinde Gönül 485
22. TECELLÎ 486
23. İÇİ-DIŞI BİR OLMAK 487
24. EDEB 488
25. MÜRŞÎDE (AYDINLATICILARA) VE BÜYÜKLERE SEVGİ 493
26. ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK 495
27. HÂL 496
28. DÔST, DOSTLUK (İNSANA BAĞLILIK) 497
29. MAHABBET [MUHABBET], SOHBET 499
30. TOLERANS (HOŞGÖRÜ) 502
31. EMÂNETE SADAKAT 504
32. YARATILMIŞ’I SEVMEK (İNSAN VE HAYVANLARI SEVME) 505
33. MİHMÂN (KONUK YA DA MİSAFİR) 507
34. YARDIM VE İYİLİK 511
35. DOĞRULUK .. 514
36. İSTEK (MURÂD) 515
37. SABIR, (CEVR VE BELÂYA KATLANMA) 518
38. HİLM (YUMUŞAK HUYLU OLMAK) 523
39. AZ KONUŞMAK 525
40. KALABALIKTAN ÇEKİLME 526
41. AYIB GÖRMEMEK 527
42. VEFÂ 528
43. KANA’AT (AZ İLE YETİNME) 528
44. MUTLULUK (KİŞİNİN VE TOPLUMUN MUTLULUĞU) 529
45. CÖMERDLİK 533
46. ZULÜM 536
47. TAMA’(AÇGÖZLÜLÜK, HIRSLA İSTEMEK) 539
48. KOĞU (GAYBET, DEDİKODU, ARKADAN [GIYAPTA] SÖYLEME) 539
49. İFTİRÂ VE KISKANÇLIK 540
50. RİYÂ (İKİYÜZLÜLÜK, OLMADIĞI GİBİ GÖRÜNMEK) 541
51. KİBİR VE GURÛR 544
52. ŞEKK, ŞÜBHE (GÜMÂN) 545
53. ZİKİR 545
54. VUSLAT (KAVUŞMA, DÎDÂR GÖRME) 548
55. AHD VE İKRAR (BEY’AT) 551
55.1. Elest Ahd’i 551
55.2. Bey’at (Bî’at) 553
55.3. Kadınlarda Bî’at 554
55.4. Bî’at ve Nasîb Alma Töreninde Karı-Koca 556
55.5. Mürşidle Oturuş, Meydân Odası 556
56. MÜSÂHİB HAKKINDA 557
57. BÎ’AT TÖRENİNDE KURBÂN 558
58. AKIL-FİKİR 558
58.1. Genel Açıklamalar 558
58.2. Akıl, Bilgileri İki Yoldan İdrak Eder 559
58.2.1. Düşünce Yolundan İstidlâl Déduction 559
58.2.2. Sûfîlere Göre Akıl 560
59. MÜŞAHEDE (GÖZLEM) 562

Bektâşî ve Alevîlerde Hukuk Düzeni /565
1. GENEL AÇIKLAMALAR 565
2. DÜŞKÜNLÜK 565
3. BEKTÂŞÎ VE ALEVÎLERİN DAYANAK NOKTALARI, AHLÂK KOŞULLARI 569
4. YASAKLANAN NESNELER VE TELKIYN 571
5. YAKIN GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDE CEZALANDIRMA NASIL OLMAKTADIR? 578
6. SUÇ SAYILAN EYLEMLERE İLİŞKİN ÖNLEM 581
7. DÜŞKÜN MEYDÂN’I 584
8. MÜRÜVVET MEYDÂNI 586
9. DÜŞKÜN GÖRÜLME 587
9.1. Ceza ve Tazminat Konusunda 587

İstiklâl Savaşında Bektâşîler /593

Atatürk, Bektâşîlik ve Din /599
1. GENEL AÇIKLAMALAR 599
2. ATATÜRK’ÜN HZ. PÎR HACI BEKTÂŞ VELÎ’Yİ ZİYARETİ 605
3. BEKTÂŞÎ VE ALEVÎLERİN ATATÜRK SEVGİSİ 610

Dem (İçki) /619
1. GENEL AÇIKLAMALAR 619
2. ESKİ YUNAN’DA İÇKİ 621
3. İSLÂM VE BEKTÂŞÎLİKTE DEM 622
4. İÇKİNİN HARAM OLUŞU HAKKINDA 629
5. BEKTÂŞÎ MUHABBET SOFRASINDA DEM NASIL ALINIR 634
6. BEKTÂŞÎ ŞİİRİNDE SÂKİ 635

Bektâşîlik ve Masonluk /641
1. GENEL AÇIKLAMALAR 641

Başka Mistik Yollar /655
1. GENEL AÇIKLAMALAR 655
2. AHMEDİYYE 656
3. BAYRÂMİYYE 656
4. BEDEVÎYYE 657
5. CELVETÎYYE 657
6. CERRÂHİYYE 658
7. DÜSSÛKİYYE 658
8. EKBERİYYE 658
9. GÜLŞENİYYE 658
10. HAKKIYYE 659
11. HÂLİDİYYE 659
12. HALVETİYYE 659
13. KÂDİRİYYE 661
14. KÜBREVİYYE 661
15. MEVLEVİYYE 662
16. MISRİYYE 662
17. NAKŞBENDİYYE 663
18. RİFÂİYYE 663
19. RÛŞENİYYE .. 665
20. SA’DİYYE 665
21. SİNÂNİYYE 665
22. SÜNBÜLİYYE 666
23. SÜHREVERDİYYE 666
24. ŞA’BÂNİYYE 666
25. ŞÂZELÎYYE 666
26. UŞŞÂKİYYE 667
27. ÜVEYSÎ 669
28. ZEYNİYYE 670
29. SON AÇIKLAMALAR 670

Bektâşîliği Yerme Konusunda Söylenenler /671
1. GENEL AÇIKLAMALAR 671
2. BEKTÂŞÎLİK VE ALEVÎLİKLE İLGİLİ BAZI TARİHSEL BELGELER 681
3. BEKTÂŞÎLERE YAPILAN İFTİRALAR KUAKERLERE’DE YAPILMIŞTIR 687

İşte Softa /691
1. GENEL AÇIKLAMALAR 691
2. YOBAZ NEDİR? KİMDİR? 694
3. İLMİYE SINIFININ GERİLEMESİ 696
4. BİRAZ DA GÜNÜMÜZE DÖNELİM 697
5. ALTMIŞ BİNDEN ELLİ BEŞ BİNİ CAHİL 700
6. VATAN HÂİNLİĞİNE GÖTÜREN SOFTALIK 703
7. SOFTA AYAKLANMALARI 704
8. SARAY DALAVERELERİNDE SOFTA 705
9. KURTULUŞ SAVAŞINDA DURUMA BAKIN 705
10. VATAN İHANEDİ FETVÂLARI 706
11. DÎNİ KORKU ARACI OLARAK KULLANMA 709
12. MİNARELERDE HAYKIRAN GERİLİK 710
13. GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN? 712
14. MIZRAB ÇOCUK 712
15. KENDİ GİBİ DÜŞÜNMEYENE DAYANAMAMAK 713
16. BU DA BİR BAŞKA TÜRLÜSÜ 714
17. YOBAZDA ZİNÂ 715
18. YOBAZDA ÇIKARCILIK VE YİYİCİLİK 720
19. YOBAZDA YENİYE VE YENİLİĞE DÜŞMANLIK 726
20. SALDIRILAR 729
21. HİLE-İ ŞER’İYYE (KİTABA UYDURMA) DALAVERELERİ 732
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:16 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Doç. Dr. Bedri Noyan (Dedebaba): Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik (1. Cilt).Ardıç Yayınları, Ankara 1998, 561 S. + Resimler, ISBN: 975-7902-46-2

Önsöz

Günler hayrola! Hayırlar fethola! Şerr'ler defola! İnananlar şâd, ikilik çıkaranlar berbâd ola! Hakkerenler gözcümüz, bekçimiz, yardımcımız ola! Büyük Sevgili'ye, O'nun sevgilisi Hz. Muhammed'e, O'nun soyuna, Ehl-i beyt'ine (ev halkına) ve yakınlarına selâmlar ve saygılar ola! Hazret-i Pîr Hünkâr Hacı Bektâş Veli’ye gönüller dolusu niyâzlar ola! Demler dâim, cem'ler kaaim, çerâğlar uyanık, meydânlar açık ola! Hû! dôst! Allâh, eyvallâh!...

Hakerenlerin adıyla bağladım, bitirince hamdettim.

Bağrımızda ney gibi elem yaraları açıp, gönlümüzün kimi zaman gözyaşlı, kimi zaman seviçli, fakat her zaman aşk ile çırpınan zemzemesini dinletmeye çalıştım.

İnsanlık şüpheler ve karanlıklar içinde çırpınıyor. İnsanlığı bu bunalımından kurtarmanın yolu; aydınlatıcı (mürşid) insanların en büyüklerinden birisi olan Horasanlı Pîr Hacı Bektâş Velî'nin huzûruna çıkartmaktır. Ben de bunu yaptım.

O nûr kaynağı gönül, insanlığın şevki, zevki, mutluluğu ve umudu olmuştur. İnsan taştan, demirden bir gereç (materyal) değildir. Duygusu, gönlü, aşkı, tek sözcük ile, ince ve soylu duyguları olan onurlu bir yaratıktır.

Softalık ve yobazlık bir yandan, kaba materialist felsefe öbür yandan, bu büyük varlığı geriye ve karanlığa sürüklemek isterken, Türklüğün büyük insanı Hacı Bektâş Velî ve ardından gelenler insanlığa nefsini bilmeyi, kişiliğindeki yüceliği (zâtındaki şerâfet'i) ve evren içindeki yüce makamını (orununu) göstermişlerdir.

İnsanlık, anlaşmazlıklar içinde ve bu anlaşmazlıkları körükleyenlerin elinde oyuncaktır. Nûh'un gemisi nasıl insanları ve hayvanların evcilini, yabanîsini, biraraya getirip tûfandan korunmuş ve kurtarmışsa, bugün de insanlığı kurtaracak böyle bir gemiye gereksinim vardır. Bu gemi, ancak ve ancak Sevgi'dir. İnsanlık, sevgiye dayanan bir düşünce ve örgütlenme ile kurtarılabilir.

Müslümanların büyük çoğunluğu, İsâ Peygamber'in adını hazretsiz anmaz, Meryem'i ana sözüyle birlikte söylerken, Hıristiyan dîn adamı, halkın karşısında bizim Peygamberimize dil uzatır. Tüm dinlerin softaları tarafından körüklenen ve insanları birbirine karşı gruplarda toplayan yanlış terbiyeler, çürük düşünüşler ortadan kaldırılmalıdır. Bunu, batının dar düşünceli din adamı hiç yapamayacağı gibi, İslâm dünyasının gerici nitelikteki hoca efendisi hiç yapamaz.

Hacı Bektâş Velî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî gibi eşsiz insanlann rûhu, düşünüşü ve özellikle tanrısal aşkı ön plâna çıkartmaları ele alınırsa kurtuluş yolu aydınlatılabilir. İnsanlar arasındaki birlik, o zaman sâdece süslü, şatafatlı bir söz olmaktan çıkar, anlam kazanır.

Yıllarca emek verdiğim bu kitabı hazırlarken hiçbir iddiam olmadığını içtenlikle belirtmek isterim. Hacı Bektâş Velî hazretleri ve Bektâşîlik konusunda şimdiye kadar yazılmış olanları özel kitaplığımda toplamaya çalıştım. Kendimde olmayanları değerli ve sayın dostlarımdan edindim, faydalandım. Bu konuda yazılanları biraraya getirerek, ilgileneceklere, bunların tümünü incelemeden yoksun olanlara derli toplu bir bilgi paketi sağlamaya çalıştım.

Burada, sırası gelmişken, yardımlarını esirgememiş olan bu dostlarıma teşekkürlerimi sunarım.

Bu kitabi niçin yazdım? Bugünün dünyasında gizli-kapaklı ne var? Bektâşî sırrı diye bir söz atılmış ortaya. Böyle gizli tutulacak ne varmış, bunu bütün Türk vatandaşlan ve bütün dünya, bilgi dünyası öğrensin. Bilinsin ki, vaktiyle softanın öne sürdüğü ve ayak dirediği, en ufak bir kötülük dahi yok imiş.

Türk milletine, kaybettirilmek üzere bulunan benliğini, rûhunu tekrar kazandırmış olan Hacı Bektâş Velî ve Bektâşîliğin inanış ve düşünüşünün, ahlâk ve edeb'inin bütün dünya milletlerine ışık tutacak kadar temiz ve yüksek olduğunu göstermek için bu kitabı yazdım.

Bu güne kadar bu konu üzerinde yazanların sürekli hataya düştükleri, sürekli yanlış veya eksik kaldıkları görülmektedir. Bektâşîlik konusunda toplu bir bilgi edinmek isteyecek olanlara faydalı olacağımı umuyorum. Bilen yazmış, bilmeyen yazmış... Bir hikâye vardır:

Adamın birine;
- Emir-ül-mü'minin Hz. Alî'yi tanır mısın? demişler. Tanırım, demiş.
- Kaçıncı halife idi? demişler.
- Orasını bilmem, o öyle bir kışidir ki Hüseyin O'nu Kerbelâ'da şehîd etmiştir, demiş.

İşte, bizde birçok "bilirim" diyenlerin bilgisi, bu adam gibidir. Bu kitabı, şimdiye kadar söylenegelmiş yanlış düşünceleri de ortadan kaldırayım diye yazdım. Allâh ve insan konusunu ele alıp düşünenlerden, İslâm mistiklerini ve bunlann içinde de özellikle Türk asıllı mistikleri ve bir Türk inanışı olan Bektâşîlik mensûblarının eriştiği gerçekleri açıklamaya çalışan bir kitap meydana getirmeyi yıllardan beri düşünürdüm. Yediyüz (700) yıldan beri Türk-İslâm topluluğunu bu düşünüş ve inanış çevresinde toplayan ve onlara insanlıklarının gerçek ve yüksek anlamını duyurup, tadını aldırmayı başaran bir "yaşama ve dîn anlayışı" olarak, Bektâşîlik konusu, artık ele almaya, üzerinde fikirler yürütmeye değer bir vâkıa’dır.

Bektâşîlik, geniş bir kitlenin eseme (mantık) ve usa vurmasına uygun olan ileri bir düşünüş, körükörüne bağlanmaktan kurtulmuş bir hoşgörülülük (tolerans)tür. Temiz bir ahlâk aşılayan, insanları birbirini seven bir topluluk halinde olgunluğa erdiren, yükselten bu ideal (ülkü), elbette ki tutunacak ve tutulacaktı. İşte bu sebepledir ki, Bektâşîlik, Suriye ve Irak'tan, Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan illerine kadar imparatorluğun her tarafını sarmıştı.

Hacı Bektâş Velî de milliyetinde, dîninde, dilinde, geleneklerinde ve sosyal gelişiminde yabancı bir ideojojinin, Arap ve Fars etkisinin tutsağı olan anavatana, inanışı ile gerçek bir şafak muştulayıcısı olarak gelen bir yüce velî idi.

O'nun, hayatın gerçeklerinden aldığı duyuş, düşünüş ve inanışları, o çağın çeşitli baskıları altında ezilen topluluğa benliğini duyurmuş, varlığını bildirmiş, kurtarıcısı olduğu İslâm dininin asıl sâhibi olduğunu anlatmıştır. Asıl önemlisi, Türk sözünü "Kaba-saba adam, köylü, dağdan inmiş" anlamında kullanan şehirli (Şar'lı) bölüğe karşı, bunun, tam tersine olarak, bir şeref, bir yücelik olduğunu duyurmuş olmasıdır. Sözünde, sazında, tapmasmda, yakarmasmda Türkçe söylemiş, Türk'ü ve Türkçe'yi yüceltmiştir. Bütün gücünü buna yöneltmiş, koskoca katıksız bir Türk toplumunun gönlü için ışıklı yarınlar muştulayan yeni bir evren yaratmıştır. Dîn'i uydurmalara boğan yobazla, Arap ve Acem'i -hâşâ- Türk'ten daha üstün gören, onlardan "kavm-ı necîb-i Arab" diye sözeden milliyet gericilerinin afyonuyla uyutulmaya çalışılan bu toprağın evlâdlarına, kişiliklerinin küllenmiş ateşini canlandırıp alevlendirerek, yepyeni bir yaşam getirmiştir. Vatan göklerine yeni bir güneş doğdurmuştur. Çok söz söylememiş, çok uzun ve ciltler dolusu yazmamış, şairlik taslamamış, fakat bunları yapanlardan daha etkili olmuştur. Hz. Muhammed'in: "Ümmetimin bilginleri, Ben-î İsrâil yalvaçlarına eşittir" buyurmalarına canlı bir örnektir. Peygamberce bir etki ve sözü geçerliğe sahip olmuş, insanlığı ve insanları sevmiş ve bu sevgiyi sessiz bir çağlayan gibi, durmamacasına, fakat dinginlik (sükûnet)'le, yumuşaklıkla, sevecenlikle (şefkatle) yapmış ve aşılamıştır. Toprak gibi olmuş, fakat evrene söz geçirircesine... Bir damla su gibi olmuş, fakat, engin denizlere sığmamacasına...

Fânî olana değil, ebedî ve bâkî olana yönelmiş ve yöneltmiştir. Gözünün ve gönlünün ışığını gerçek bir yaşama (hayata) tutmuş, onu göstermiştir. Kararmış gönüllere ışık olmuş, yanık sînelere gönül tohumu serpmiştir.

Türk-İslam mistisizm'inde ve buna bağlı olarak Bektâşîlikte bir "Ölmeden önce ölmek" konusu vardır. Hz. Peygamber'in "Mûtû kabl-e en temûtû" = "ölmeden önce ölünüz" diyen sözlerine dayanır. Bektâşîlikte, ölmeden önce ölmek demek, bugünün dünyası için "yeni"yi, "yepyeni"yi bulmak demektir. Eskilerin temel direklerini yerinde tutarak, sonsuzluk kadar kuvvetli sâdeliğini koruyarak, yeni gereç (malzeme) ile yeni yapı, bu yeni yapılarla yeni bir şehir, yeni şehirlerle yeni bir evren kurmak... Eski yaşamda ölmek ve bu yepyeni yaşama dirilmek...

Yalnız kendi toplumunun, kendi milletinin insanlarını düşünmek değil, bütün bir insanığın gönlüne, mantıkına, sevgisine, gönencine (refâhına) hizmet eden yolu gösternek. İşte ölmeden ölerek, fenâ (yok olmak) da bekaa (kalımlık-sonsuzluk) bulmak budur.

Mutluluk, dışımızda değil, kendi içimizdedir. Gustave le Bon, bu konunda öyle diyor:

"İnsan rûhunun mutluluğu yalnız dıştaki eşyada sanması son yüzyılın büyük yanlışlarından biridir. Halbuki mutluluk bizdedir, bizim tarafımızdan yaratılmıştır. Hemen hemen hiçbir zaman nefsimiz dışında olmaz. Eski devirlerin idealle'ini kırıp attıktaıı sonra, oralar olmadan yaşamanın olanaksızlığını da bugün görüyoruz. Eğer dünya haritasından silinmemek istiyorsak, onların yerine koyacağımız sırr'ı bulalım.”

Bunun ardından, aynı kişi, zaman zaman insanlık dünyasında bir güneş gibi parlayan büyük insanların insanlığı çekici umutlara, düşlere kavuşturduğunu ve bunların insanlığın gerçek velînîmetleri olduğunu kaydediyor ki, işte Hacı Bektâş Velî bu büyük ve seçkin insanlardan biridir. Gönlündeki ışığı yalnız Anadolu'nun bağrı yanık insanına değil, cihânın bütün karanlıkta kalmışlarının yoluna, gözüne ve gönlüne serpmiş bir gerçek velîdir.

Mersin'de oturmakta olan (25 Ocak 1966-3 Şevval 1385 H.'de Hakk'a yürüdüler), Girit'te Kandiye'de Horasanlı Ali Baba Dergâh-ı Şerîfi son postnişîni mücerred Halîfe Ca'fer Sadık Bektâş Baba'dan dinlemiştim:

İran'ın Bağdat başşehbenderi olan Mahmud Han, (ki bu zâtın oğlu Yahya Han da İran'ın Kerbelâ başşehbenderi idi) bir konuşma sırasında Sadık Baba'ya şöyle söylemiştir:

"Biz, İraıılılar, aslında siz Bektâşîleri hiç sevmeıneliyiz. Zirâ, Hz. Mevlânâ, br Acem kültür gizli ajanı gibi Anadolu'da bizinı kültürüınüzü yayar, bizim dilirnizi yerleştirirken, bir taraftann da Selçuk Devleti ve hükümdârları aynı yolda yürürken, sizin Hacı Bektâş'ınız gelip karşınıza dikilmiş ve ne Arap etkisi, ne de Acenı etkisi bırakmıştıar. Fakat siz Bektâşîler o kadar sevimli, cana yakınsınız ki, yine de sizi seviyorum.”

İşte Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî için en büyük "güzelleme"yi bir İranlı'nın ağzından dinlemiş oluyoruz.

Tanrı yapayalnızdı. Tek başına idi. Elest, kuytu bir odadaki nâz ise Türk mistisizm'inin Belî (= evet) diyen cevabı, Hacı Bektâş Meydânı'nın Türk sazı oldu. Bektâşîlik, Tanrı'yı yalnızlıktan kurtaran, Onu meclisinde sohbet ve muhabbet eden ârif ve kâmil (bilgin ve olgun) insanlar yetiştiren bir inanış ve düşünüş oldu. Dışını karartıp içini aydınlatmak veya bunun tersine içini söndürüp dışını parlatMak eksikliktir. Hacı Bektâş Veli insanının içi de aydın, dışı da...

Yirminci yüzyıl insanları, özellikle gençleri, salt maddî hedeflere ulaşma sürecinde ezilmekte ve hergün kişiliğini biraz daha kaybederek, bir robot durumuna düşmektedirler. İşte bu gönülsüz, ma'neviyyâtsız, rûhunu kaybetmekte olan insanlık ve gençlik için geçmişin büyük idealist ermişleri yine inanç ve düşünüş aşılayıcı aydınlatıcılar (mürşitler) oluyorlar. Bütün iş, onları gerçek yönleriyle görüp anlayabilmektedir...

Türk tasavvufunun (mistisizminin) "benlikten geçme" konusu, aslında, insanın gerçek benliğini bulması demektir. Benliğin gerçeğine (hakikatine) erişmesi demektir. Onu uyuşukluğa götüren bir kendinden geçme değil, gerçeği aratan ve bulduran bir canlılık, kıpırdaklık, yerinde duramazlık verme, yaşama sevgisi bağışlamadır.

Hacı Bektâş Velî hazretlerinin emeli de budur. Yaşamamızı, evrenin gerçeklerine uydurmak; miskince bir tevekkül değil, hırs ve tamahtan uzak başarılı bir yaşama kavuşmaktır. İşte, dünyânın o gününe, bugününe değil, yüzyıllar sonrasına bile söz yürütecek bir yaşam, yaşayış, canlılık, aşk ve şevk (sevgi ve istek) içinde bir insanlık ideali...

Çalışmak, öğrenmek, iyi olmak O'nun düşüncelerinin temeli idi. Bilgi, bütün bir ulusa lâzımdır. Okumak, erkeğe olduğu kadar kadına da gereklidir. Hacı Bektâş Velî'nin en büyük meziyeti (artamı) 750 yıl önceden kadın-erkek farkını kaldırmış olmasıdır.

Babaerenlere bir genç sormuş:
- Baba, 90 yaşına gelmişsin... Bana bir söyleyeceğin var mı?
- Vallah evlâd, yazın çamaşır astım kurudu, kışın hoşaf yaptım soğudu...

Her iş, her olay doğadaki haline ve koşullarına göre olmaktadır.

Aydın'daki fakıyrhânemize teşrif buyurmuş olan mutasavvıf ve sanatsever hocamız, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver beyefendi ile görüşmelerimiz arasında söyledikleri ufak bir cümle vardı:

"- Çok inceledim... Gördüm ki her millet Rönesans'ını kendi geçmişinden yapmıştır. " demişlerdi. Demek ki bir ulus, geçmişinden kopmuyor. Hattâ, ona bağlı kaldıkça hamleler yapabiliyor.

İşte fakıyr de, yine geçmişimizin önemli bir konusunu ele alırken, bundan yarınımız ve yüksek bir amaç için faydalanabiliriz, düşüncesinde idim. Bu nasıl olur? Bunu elbet zaman gösterecektir.

Baki Süha Ediboğlu şöyle diyorlar:

"Yahya Kemâl, sohbetlerimizden birinde: ‘Şarklı konuşur, batılı yazar' demişti. Büyük ve şanlı tarihimizin hemen her cephesi için biraz da acı bir mübalağa ile söylenmiş olan bu sözde gerçeğin payı büyüktür.

San'at ve fikir tarihimize esas olacak malzeme ve vesikaların hemen hemen yok denecek kadar azlığa, biyografi ve hâtırât kitaplığımızın boşluğu, içtimaî ve fıkrî hareketlerin ikinci, hattâ üçüncü plana alınarak müverrihlerin sadece muharebeler, mücadeleler, akınlar, ilhaklar ve iltihaklarla uğraşmaları ve buııları padişahların çıkış ve inişleriyle münasibetdâr kılarak hikâye etmek alışkanlığı ve merakı san'at tarihçisini karanlıklar içerisinde eii boş bırakmıştır".

İşte her alanda aynı dert... Musikî de böyle, edebiyat da böyle, tarih de böyle, düşünce de böyle... Bu sebeplerledir ki, elde bulunanı da büsbütün gizlemek, büsbütün karanlıklara gömülmeye bırakmak -en azından- yarın bu konu üzerine eğilmek isteyenleri eli böğründe bırakmak olur diye düşündüm. Sadece erbâbı arasında konuşulmakta olanları, bu konuda yazılmış olanlarla birlikte biraraya getirmeye çalıştım. Gizlenenin artık saklı.tutulacak tarafı kalmadı. Yalan-yanlış söylentilerle, uydurmaların ortalığı sarması yerine, gerçeği meydana koymayı uygun buldum. Biricik ödülüm, ilerde hayırla ve "Hakerenler razı olsun" diye anılmam olacaktır.

Muhtar Yahya Dağlı (Baba Merhum) şöyle diyor:

"Bektâşîler ve Bektâşîlik için kitap yazmaktaki zorluğu bu işle uğraşanlar çok iyi bilirler. Fakat bu zorluk sebebiyle, tarihimizde, an'anelerimizde, latifelerimizde ve bilhassa dilimizde çok mühim bir yer tutan bu zümreyi ihmâl etmek ve kendilerini araştırmamak millî varlığımız için büyük bir noksanlık teşkil eder zannındayım"

Kezâ, Abdal Musa Sultan'ın şiirlerindeki arı dile dokunurken de şunları yazıyor:

"Türklüğün harsını neşre çalışmak ve Türkçe yazıp konuşturmak en büyük emeli olan Bektâşîliğin altıyüz sene evvelki lisanının bu muvaffakiyyetini görmek bu ilk mübeşşirlere pek yerinde bir iftihar ve sevinç verdirir"

Renan diyor ki: "Genel olarak insanları inandıkları ,şeylerden alıkoycnak, birşeye inandırmaktan daha zordur" Fakıyr de, doğru bulduğum bu söze karşın, bu zor işe girişiyorum. Erenler, Pîrler yardımcım olsun.

Bu kitapta, ayrı ayrı birçok konu vardır. Bu, sözde bir ayırıştır. Zirâ her birinde öteki konularla ilgili yönler bulunur. Örneğin bir aşk konusu, tek başına bir bölümde yazılamaz. Öteki konularda da bunu ilgilendiren pasajlar geçecektir.

Bundan ötürü bütün bölümleri, konuları bir ünite halinde ele almak ve düşünmek gerekir.

Doğru .düşünenler, sürekli bir tepki ile karşılanmıştır. İnsanlara çocukluklarında öğretilen yanlış bir düşürıce ve inanç, anababadan geçmiş bir saçma fikir, sanki kendisinde doğduğu zaman da varmış gibi gelir ve kişi ondan kolay sıyrılamaz.

Oysa ki, doğru olan, düşünebilen her insanın, bütün düşünce yeteneğini biraraya toplayarak, gerçeği aramasıdır. Ne ki değil bunu yapmayı, yapmak gerekliliğini bile düşünmez. Tâ eski devirlerde bile, Pytagorenin müritleri ona körükörüne bağlanırlar ve "Bunu üstâdımız böyle söyledi" diyerek bütün düğümleri çözerlerdi. Şimdi de böyle... "Hoca efendi söyledi..." deyince, kitapta yeri varmış ve kesinlikle böyle imiş sanılır. Hani insanların kendinden bir düşüncesi, kendine özgü bir fikri?.. Ve bu güzel fikir ve düşüncelere serbestçe saygı gösteren hoşgörü?.. Bu kesinlikle yoktur.

Bu nedenle, bağnaz düşünce,bu körükörüne inanışa dayanır. Özgür düşünceye, tefekküre "küfr" damgasmı vurur. Bektâşîlık de özgür düşünüş, apaçık, inandır. Bu da elbette softanın hoşuna gitmemiştir. Bektâşîlik herşeye açıktır, gerçek dışında birşeye değer vermek yoktur, korku yerine sevgi, Arap-Acern bağlılığı yerine Türk'e ve Türklüğe bağlılık, Arapça, Farsça yerine Türkçe vardır.

Uydurmaya, hurafeye (boş inana) değil, gerçeğe bağlılık vardır. Anlamadan değil, anlayarak inanış vardır ki, gerçek inan da, elbette budur.

Batının Felsefe ile yapmak istediğini Doğu Tasavvuf ile daha güzel yapmıştır. Onların filozofları felsefelerinin meyvesini pek alamamışlardır. Zira, Batı, felsefeden daima bir maddî sonuç, bir çıkar beklemiştir. Doğuda ise meyve vermemiş düşünüş hemen hemen yoktur. Aslolan da bu meyveyi almaktır. Ağaç, yaprak, odun felsefe ise; "meyve" tasavvuftan alınmış olan tinsel (manevî) yüksekliktir.

Batının filozofuna karşılık, Doğuda ermişler, Evliyâ-ullâh denilen ulular vardır. Gerek felsefe, gerek tasavvufu edinmek için okunan, öğrenilen kuramlar (nazariyat) bölümüne ilm-i kaal (= söz bilgisi, lâflar) denir. Bunları öğrenmiş ve bu noktada kalmış olana da "kaal ehli" (= söz adamı) denir. Bu öğrendiklerini yaşayışına uygulayan, bunlardan faydalanan, lıâlini (davranışını) öğrendiklerine göre düzenleyene de "hâl ehli" denir. İşte böyle kişilerin hâlini bildiren yazısız, kitapsız bilgiye de "ilm-i hâl" (= hâl bilgisi) denir.

Doğu düşünüş ve inanışlarında ve tasavvufta, mürşîd adı verilen "aydınlatıcı", bir sınıra kadar, bir basamağa kadar söz bilgisini öğretir. Bu aşamadan sonra istekliyi artık lâfla, sözle, kitapla anlatılamayacak olan hâl'e ulaştırır. Bu ulaşma, yani yol alış ise öğrenci tâlib'in (= isteklinin) kendi kanatlarıyla yükselmesiyle olur. Yani bundan sonrasınm tanımı yoktur. İşte Bektâşîlik, apaçık karakteri teri ile o hâli elle tutulur, sözle söylenir bir açıklığa getirmiştir,
Gönlü Cebrâîl bile bir hadde yükseltir, durur

Kendi gönlünde kanad açmakladır tedbîrimiz.
(Bedri Noyan, Enel'Aşk, s. 8'den)

Yine geldik dost bâğına, kelâm olduk dudağnıa,
Yâr'imizin otâğına Cehrâîl siz seyrârıımız.
(Bedri Noyan, Enel'Aşk, s. 79'dan)

İnsanların yaptıkları yanlış olabilir. Fakat kalpleri hissettikleri değil... Ne gariptir ki, insanları yaptıkları ile ölçülüyorlar, kalpleri ile değil... İşte Bektâşîlik, bu
iki çelişik davranışı ucuca getirmeye çalışmıştır. İnsanları aydınlatıcı (mürşid)
eteğine yapışmadan önce yaptıklarından sorumlu tutmaz, eski yanlışlarını, eksikliklerini siler, ondan sonrası için duydukları ile yaptıklarını birbirine eşit kılacak bir yaşayışa kavuştururdu.

Işık, bir ideale inanmış insanın gönlünden doğar. O ideale erişrnek için savaş (mücâhede), aralıksız bir çaba lâzımdır. Bu savaşta kan değil, alınteri dökülür. Bu savaşta kan değil alınteri dökülür. Bu savaşın karşı yönü, düşman cephesi bilgisizlik, yobazlık ve örümcek kafalılıktır. Bektâşî'nin ideali şudur: İnançta önceliği "İlim = Bilgi"ye verir. Hemen ardından "Hilm = yumuşak huylu" olmak gelir. Bilgisizlikle savaşacak, ter dökecek, karşısındakini güzellikle yola getirecek. Uydurma inanış ve düşünüşün onun yanında yeri yoktur. Bektâşî iyi, temiz ahlâklı, bütün insanlara -daha doğrusu bütün canlılara- müşfik ve yardımcıdır. Çalışkandır. Eskilerin "pîr aşkına" diye tarif ettikleri çalışma, işte onun çalışmasıdır. Mesleği ne olursa olsun -demirci, kömürcü- zevkle, neş'eyle, güleryüzle çalışır. Onların ünlü formülü şudur: "Şevkle dünyâ işine, aşk'la ahret işine." Yani gündüz şevk ve zevkle kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayacak, gecelerini de aşk ile, dost sohbet ve muhabbetinde geçirecektir.

Anadolu'nun yaşadığı tarihi incelemek, ekonomik, bilimsel yaşamını anlamak elbette önemlidir. Fakat bunun yanında, bu toprakların insanının vicdânî, rûhî ve özellikle ulusal karakterini aydınlatmak bakımından, ele aldığım konu çok değerlidir. Bu konuyu incelemek bir zorunluluk, bir gereksinme (ihtiyaç)dir. Hem de tamamen ulusal bir zorunluluk ve gereksinme...

Köprülüzâde M. Fuad Bey de, bu yöne dikkatimizi çekerler: Anadolu, Rumeli, Mısır, Suriye gibi bir zamanlar bize ait topraklarla; İran, Hindistan, Afganistan gibi öbür memleketlerde yüzlerce yıl egemenlik eden tarikatlerin incelenmesinin lüzumundan bahsetmektedirler.

Softa için dîn ve ikinci bir dünyada yaşanacağı inancı, sadece avâm-ı nas'ın sâfderûnluğu yolu ile bundan faydalanmak konusudur. Burada fayda yalnız softayadır. Bektâşî için dîn, yaşadığımız dünyayı tatmak, çalışmak, olgun ve iyi ahlâklı insan olmak, kendi milletinden başlayarak yeryüzündeki bütün insanlara faydalı, hayırlı olmaktır.

Bütün dînlerde olduğu gibi İslâmiyette de din, özellikle "avâm-ı nâs" (halk) denilen ve kendi kendine bir düşüncesi, bir fikri olmayan ve olmaması istenen çoğunluğun kolay aldatılır oluşundan yararlanma şekline dökülmüştür.

Öte yandakiler (Hıristiyanlar) para ile cennette köşk, arsa, anahtar satarlarken; bu yandakiler ölüsünden, dirisinden para sızdırmayı, dîn diye karanlıkta kalmış bu mazlûm bu halka yuttururlar. Allah'ı da, Kur'ân'ı da, şerîatı da, Peygamberi de sadece ve sadece çıkarlarına alet ederler, mevlûd diye, hatim indirmek diye, iskat diye binbir dolap ve dalavereyi dîn adına zorunlu göstererek, kutsal duygulara saygısızlıkta başa geçerler.

Dîni politikaya âlet eden devletin başında olanlar da, bunun böyle olmasını isterler. Dîn adamları da, bilerek veya bilmeyerek, onların âleti olurlar. Râhip Jean Meslier, Bon Sens adlı kitabında bu konuyu ele almış ve dinle siyaseti karıştırmanın kötülüklerini açıklamıştır. Örneğin İbn-i Haldûn da "Dînî siyâset, insanların dünya ve ahiretleri için faydalıdır" diye aynı geri düşünceyi savunmaktadır. Onlara yaranmakta fayda bulan kimseler de halkı bu fikre inandırmaya çalışırlar ve bundan bir pay da kendilerine çıkar.

Fakat halkın bilgisizliğini, kolay aldanırlığını kullanarak, onu korkutarak, kendilerine kazanç vasıtası haline getiren karanlık düşünceli o zavallılar, gerçek AIlah'ı da bilmezler, gerçek dîni de... Kasırga mı esti, herhangi bir felâket mi oldu, gök mü gürledi, yer sarsıntısı mı oldu, sel mi bastı? "Allah kızdı da ondan" derler. Doğayı, doğa yasalarını hiç düşünmezler.

Bektâşîlikte tasavvuf, sadece bir bilgi sistemi, Muhyiddîn-i Arabî'de olduğu gibi hayâlî bir ideal olmaktan kurtulmuş, realist bir dünya görüşü haline gelmiştir.
Bu konu öyle bir engin gerçekler denizi ki irfânla, anlayışla yıkanmamış kimseler bunun değerini ölçemezler.

Onsekizinci yüzyılda yaşamış Bektâşî şairi Mahmudoğlu bir şiirinde şöyle diyor:


Hakikat bahrinin ilmin ne bilsün her tahâretsiz
Ki Cibrîl-i Emîn ııçmaz bu deryânırı kenârınan.
İşitgıl cân kıılâğıyln hadîs'in Mahmutoğlu'nun.
Ki Hakk sırrın ıyân eyler Alî'nin Zülfikaarından.

Bu, bir akıl yoludur. Aklın alamayacağı kadar da geniş bir hoşgörü, bir anlayış, baştan sona sevgi ve gönül yoludur. Türk'ün ahlâkı, inancı, düşünüşü ve Türk'ün kendi malı olan, kendisine özgü dayanışmacılığıdır. O salt Türklükle ilgili olmayıp, bütün insanlığa da kucak açmıştır.

Osmanlıların ilk kuruluş günleri, mistik kuruluşların desteği ve onlara bağlı halkın devlete bağlılığı, devlet başkanının da onlardan oluşu gibi, bir özellik taşıyor.

Otman_Gâzî Ahî Şeyhinin kızıyla evlerıdi. Oğlu ve torunu, hem hükümdâr, hem Ahî Şeyhi olup, bununla da övünürler idi. Demek istediğim şudur ki; devlet mistik kuruluşu tuttukça, onlar da, bu mistik yollara bağlı Türk halkı da, onları tutmuştur.

Bu ilişkiler ne zaman devlet tarafından bozuldu ise, halk da reaksiyonunu göstermiştir. Softa da, devlete etkisini ve baskısını yapınca, zaman zaman, özellikle Bektâşî ve Alevî halk zulme ve baskıya uğramıştır.

Zamanında Ankara bölgesini Osmanoğullarına elleriyle teslim edenler Ahî'lerdi. Osmanoğullarını zaferden zafere koşturan ordu, Hacı Bektâş Ocağı idi. Bu ocak da Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî'ye bağlı disiplinli bir ordu idi. Softa parmağı ve devletin kurulu güzel ve doğru düzeni bozan kararları sonucunda, eski durumunu kaybederek yozlaşan yeniçerilik; mukadder âkıbete uğramış, bu da Bektâşîlerin yeni bir zulüm görmesine sebep olmuştu. II. Mahmûd'un bu kararında, öteki tarikatlerin şeyh efendileri de, kıskançlık ve padişâha riyâkârane yaranma havasında, ahlâksızcâ yardımcı olmuşlardı.

Az zaman sonra yine toparlanan Bektâşîler, o günden bu güne aralarındaki gönül bağını hiç bir zaman gevşetmemişlerdir. Meşrûtiyet devrinde İttihât ve Terakkiciler, Bektâşî olmuşlardı. Devlet, işine geldiği zaman Bektâşîleri hoş tutarak; kimi zaman zulüm ve baskı ile sindirmeye çalışarak kaypak bir politika gütmüş, bugüne kadar gelinmiştir.

Statükoyu bozmak, ileri hamle yapmak isteyen, devlet için tehlike olarak görülmüştür. Devletler sürekli halkı değil, mal ve servet sahibi olanları tutmuştur. Değeri gittikçe artan ve tüm dünya tarafından takdir edilen Şeyh Bedrettin ve Pîr Sultan bunun en çarpıcı örnekleridir.

Sömürücü azınlık ile devlet daima el ele olmuş, dîn sahibi geçinen riyâkâr ve madrabaz softa da bunlara sürekli âlet olmuştur.

İşte Bektâşîlik-Alevîlik bu halk ezilişine, maddî baskının yanında, gönül ve duyuş aykırılıklarına, ikiliklere karşı olan bir protesto sembolü olmuştur. Bu yüzden de Bektâşîler dînsiz olmakla, fakat Alevîler ayrıca, hem dînsiz hem ahlâksız olmakla suçlandırılmış ve tanıtılmışlardır. Asıl dînsiz ve ahlâksız olanlar bile bile bu iftirâları yapanlardır.

Gerçek Müslüman, gerçek dîndâr, gerçek ahlâk sahibi ve gerçek Türk halkı Bektâşîler ve Alevîler olduğu hâlde... Gerçek insan ve insanlık aşıkı onlar oldukları halde...

Bu kitabı daha ziyade gençler için yazıyorum. Onlara, nasıl bir inanış, terbiye, ahlâk ve sosyal düzen içinde bütün insanlığa yararlı olgun kişi, yani "kâmil insan" yetiştirme yolunu yaratmış olduğumuzu; sonra da bilgisiz, çıkarcı ve sömürücü grubun baskısı ile ne tür iftirâlara uğradığımızı, olduğu gibi göstermeye çalıştım.

Yıllarca sabahlara kadar yazı yazdım. Göz nuru döktüm. Binlerce yazma risâle, cönk karıştırdım. Kütüphane kütüphane kitaplar arasında bir tümcecik not için günlerce araştırdığım oldu. İşte bu kitap böyle ortaya çıktı.

Türk düşünüş ve inanışını, Türk halkının gönülden bağlı olduğu bir yolun gerçeğini, özünü anlatmaya çalıştım. Kabuğu değil, içindeki meyveyi tanıtmak istedim.

Dışta kalmışlar, cevizin kabuğunu yalar, ondan tat duymaya çalışırlar. O kabuğu kırıp içini yemezler. Biraz sıkıştırılınca işi ahirette yola koymaya yeltenirler. Burada halledene de, halletmek isteyene de kızarlar. Doğruyu söyleyenin adı da, onlar için "kâfir"dir, "zındık"tır, "Allah'sız"dır, "dinsiz"dir. Ne gülünç şey...

Nureddin Topçu şöyle diyor:

"Bugün yapılması gerekli bir ıslâhât, dînin ruhu demek olan tasavvufla, ona uygun şekiller arayan şeriattın uzlaştırılması olmalıdır. Bu, ruhlar âlemıne yapılacak bir müdahale olacaktır. Buna muvaffak olınak için şiddete, ithama (suçlamaya), gayza (öfkeye), galeyana veda etmeliyiz. İbâdetlerimizde kemiyyetin (niteliğin) bize, keyfiyyetin (niteliğin) Allah'a ait olduğunu bilerek sayı sayma heveslerini çocukluğumuza bırakalım.

Dualarımızda, dağın ardındaki sağırlara haykırma değil de, bize bizden yakın olan Allah'a çevrilme ve ona sığınma hali olduğunu unutınayalım. Allah'ı bırakıp halka yaranmak için haykıran ma'bed (tapınak) artistlerine haddini bildirelim".

Bektâşîlik, doğaüstü düşünceleri bir yana itip doğal düşüncelere, gerçeğe yer ve değer vermiştir. Söylediklerinin neler olduğunu kendisi de bilmeyen, zavallı halkı büyük bir çözümsüzlük ve giz karşısında bırakmışçasına davranarak ve sadece korkutarak, yine sadece çıkarlarını sağlamayı düşünerek, "dîn bilgini geçinir zümre"nin karşısına; içi ne ise dışı da öyle apaçık ve güleryüzle, sevgi ile çıkan düşünce ve imân, Bektâşîlik olmuştur.

Kendisinin bile inanmadığı konulara inanması için halkı zorlayan softa, inanılır gerçeklere, apaçık, apaydınlık imâna ve düşüriceye elbette dayanamazdı...

Nitekim tahammül edemedi ve hâlâ da edemiyor.

İnanış ve düşünüşlerin, yaratılış hikmetine ve doğaya en uygun olanı Bektâşîliktir. Bu sebeple olsa gerektir ki, yaratılış ve tabiat (doğa) bilgisi, en üstün yaratık olan insanın beden ve ruhunu iyi bilen doktorlar içinde, Bektâşîliğe muhibb olanlardan pek çok zevât tanıdım. Pek muhterem Dr. Hasan Ragıb Erensel (Baba), Dr. Şükrü Şenozan, eski sağlık bakanı Hayri_Üstündağ, eski başbakan Dr. Refik Saydam, Dr. Sadreddin Hatuza, Dr. Ziyaeddin Erdoğru (Baba) vb. – ki bu zevâtın hepsi hâlen Hakk'a yürümüşlerdir–. Bugün hayatta olan doktorlardan da birçoklarının muhibb oldukları, hattâ hazılarının Babâlık ve Dedebabalık mertebesini almış bulundukları bir gerçektir. Atatürk'ün doktoru olan rahmetli Hasan Ragıb Erensel üstâdım efendim ise: "Bir insannı, doktor olup da, Bektâşî olmamasına hiç aklım ermez" buyururlardı.

Şeriat'ın kuruluğu ve özellikle kötü el ve kafalarda uydurma saplantılarla halka -zararlı hale getirildiği gözönündedir. Mezhep, onun dar çerçevesini biraz ferahlatan, şeriatın tolerans fikri içinde algılanan biçimidir. Artık bugünün dünyasında bu şartlar içinde, fıkıh bilgisi, eski hiddet, şiddet, iftirâ ve yalanlardan uzak, gerçeklere ve tarihe dayanan bir görüşle, karşılıklı anlaşma havası ile ele alınmalıdır. Bunun zamanının gelmiş olduğuna inanıyorum.
İslâm dînini, hâfız-ı Kur'ân olan veya bir iki sûre ezberleyerek, öyle geçinip, ölü soygunculuğu aşağılığına indirenlerin elinden ve zihniyetinden kurtarmak ve Müslüman toplumu bu düzeysiz dîn adamlarının tasallut ve saldırısından uzak tutmak, Kur'ân'ın ölü kitabı değil, diri kitabı olduğunu göstermek, Müslümanlığı karanlığa değil gerçeğe, bilgiye ve aydınlığa çıkarmak gerekir.

Vaazlarıyla gönül bulandıran dîn adamı taslaklarının akla hayâle gelmez hikâyelerini sık sık gazetelerde hepiniz okumuşsunuzdur. "Çürük dişlere dolgu yaptırınak günahtır" diye vâzeden softa bozuntusu yüzünden Konya'da diş doktorlarının, müftülükten fetvâ alarak muayenehânelerinin duvarlarına astıklarım gazetelerde okumuş, resimlerini görmüştüm (1960 yılında). Kezâ, çocuklarına Türkçe ad koymanın günâh olduğunu, sinemaya gidenin cehennemlik olduğunu söyleyenler de vardı...

Dîn, insanları yücelten bir ahlâktır. Her ulusun kendine özgü yaşayışı, dili, gelenekleri vardır. Her ulus kendi dili ile duâ eder, kendi dili ile ibâdet eder. Bu sebepledir ki, Bektâşîlik ibadetini tamamen Türkçe yapmıştır. Fakat buna, geçmiş yüzyılların softaları da, son yılların softaları da karşı gelmiştir...

Bektâşîlik, Kur'ân'ın gerçek anlamını, dış değil iç anlamını ele alan, İslamlığı Türk milletinin dîni haline getirmeyi amaç edinen bir düşünce sistemi idi. Ona, yanlış olarak, tariyk (yol) sıfatı verildi. Eski mensuplarının bir çoğu da bunun üzerinde durmadan olduğu gibi bu deyimi kullandılar. Bugün bunun hesabını yapma zamanı gelmiştir. Bektâşîlik bir tariyk_değil, geniş bir hoşgörürlük, bütün dünya milletlerini ve dînlerini sarabilen bir fikir sahibi olma (tefekkür) zenginliğine sahip olarak, Türk'ün İslamiyetidir, Türk'ün dîn anlayışıdır.

Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî zamanında çok sade, çok daha güzel olan erkâna, sonradan amaçtan uzaklaşılarak, âyet ve Arapça metinler katıldığı görülüyor. Bunlar kolayca belli oluyor. Bu bölümleri ayıklayarak ve yerlerine Türkçelerini koyarak, aslına, sade ve daha güzel şekillerine getirerek, kamuoyunun, bilim ve tarihin gözü önüne sermek vakti gelmiştir.

Topsuz, tüfeksiz gönüller- fetheden, ma'nâ âleminin sultânı, koca Türk Er'i, Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî'nin ruhî himmet ve yardımlarına sığınarak ve güvenerek bu sayfaları meydana getirdim.

Çok kısa bir süre sonra üniversitelerimizin Hacı Bektaş Velî düşünce sistemini araştırmak için kürsüler ve enstitüler kuracağma inanıyorum. Bu kürsülerde Türk tasavvufunun önde gelen insanlarının ele alınacağını umuyorum. O günlerin araştırıcılarına nâçîz birkaç sahife bırakmış olmanın zevki bütün yorgunluklarımın, emeklerimin, uykusuzluklarımın en büyük ödülü olacaktır.

Ünlü Cüneyd Bağdâdî, açık açık gerçekleri halka konuşan Şiblî için şöyle demiştir: "Biz bu bilgileri yer altlarmda ve ev içlerinde gizli söylemiştik. Şıblî geldi, minberlere çıkıp halka apaçık anlattı." İşte, fakıyr de, birsürü aleyhte sözlere, söylentilere, dedikodulara sebep olan yer altlarında, ev içlerinde gizli gizli ibâdet ve erkân sürmenin şimdiye kadar yaptığı yıkıcı ve taş attırıcı etkilerini kökünden silmek ve bu büyük, tertemiz yolu, tertemiz dîn anlayışını bütün dünyanın gözleri önüne ve bilgi dünyasmın huzûruna sermek üzre bu kitabı hazırlamış bulunuyorum. Buna tek başına karar vermedim. Görüştüm, danıştım. Cümleyi aynı fikirde buldum. Arada birkaç mutaassıb Bektâşî çıkar da -Bektâşînin mutaassıbı olmaz, bunu sanmıyorum amma- fakıyr'i taşlarsa, ona da eyvallâh...

Erkân'ı yazma konusunda çeşitli düşünceler oldu. Hz. Peygamber. "Hikmet'i, ehli olmayana öğretmeyin... Zirâ o hikmete zulmetmiş olursunuz. Fakat hikmet'i ehli olandan da esirgemeyin. O zaman da ehline karşı zulmetmiş olursunuz" buyurmuştur. Biz de bu buyruğa uyduk. Ehli olmayan zâten bu kitaplardan da zevk almaz, okumaz. Bilmesi istenen Bilgi ve Hikmet erleri de buradan okusun, okuyacak yer bulsun, onlara zulmedilmiş olmasm diye yazdık.

Bilgi ve anlayış sahibi olanlar gerçeğin yollannda ayrılık, başkalık görmezler. Doğruyu gösterme, aydınlatma (irşâd) yollan gizli veya açık zikir (anma) ile eğitim yönteminin üzerindedir. Amaç, tek sevgiliye gönül yakınlığı ve onunla ma'nevî buluşmadır. "Al-Turuk-u il-Allah-i Teâlâ bi-adet-i enfâs-al-halâik = Tanrı'ya giden yollar insanlar sayısıncadır" sözü bunu anlatmaktadır. Bu sebeple kimi Halvetî, kimi Melâmî, kimi Rufâî, kimi Mevlevî vb. adlar taşımakta ise de, hepsi ilahî bir verimlilik, gürlük kaynağından fışkıran -aşk ve olgunluğa götürücü-Kevser'e susamış bağrı yanık âşıklardır. Birlik dolusundan yaşamı ve gerçeği tadarlar. İşte, bu tadışın kıvancını duyabilme, en doğru ve en kısa yoldan olmalıdır; istenen budur. Bunu da, şimdiye kadar, en güzel şekilde Bektâşîlik başarmıştır.

Bu kitapta, övenler ve yerenlere kapılmadan, tümüyle bilim ve tarih çerçevesi içinde kalarak, yurdumuzda yüzyıllardır yaşanan geniş bir halk çoğunluğunun duyuş, inanış ve düşünüşünün temsilcisi olan bu İslâmî dîn anlayışının ve üstün ahlâk yolunun bir sentezini yapmaya çalıştım.

Bu kadar uzun boylu kalem yürütmenin sebebi, konunun beşerî anlamda, büyük oluşundandır. Her önemli olay yalmz bir bölük insan topluluğunu değil, bütün insanlığı ilgilendirir. Ele aldığımız konu da, dar bir çevrenin malı imiş gibi, sınırlama ve tutsaklık altına sokulamayacak bir düşünüş ve inanış, bütün insanlığa malolacak güçlü bir fikir ve ahlâk sistemidir.

Gayretimiz yalnız Türk milletine değil, bütün bir insanlığa hitâbeden Bektâşîliği, yetkili bir kalem olarak, en gerçek yüzü ile göstermek, şimdiye kadar bilerek ve çoğunlukla bilmeyerek, ona yapılan haksız veya kasıtlı saldırıların anlamsızlığını göstermektedir.

Hacı Bektâş Velî, Türklerde, Müslümanlığı gerilik, softalık vesîlesi ve âleti olmaktan çıkarmak istemiştir. Bektâşîlik de, Türk'ü ümmetlikten kurtarıp millet haline getirmiştir. Mücerred Halîfe Ca'fer Sadık Bektâş Baba erenler: "Mevlevilik olmasa klasik mûsikîmiz ve Bektâşîlik olmasa Türklüğümüz, halk edebiyatımız ve halk mûsikîmiz olmazdı" derdi.

Şiiri, mûsikîsi, kitabı, düşünen ve düşündüren felsefesi olmayan yolların sonu bataktır. Böyle kuruluşlar ya hiç meydana çıkmaz, ya da az yaşarlar. Bektâşîlik ise, halkın tâ gönlünden kopan ve en ücra köşelerdeki Türk halkının ruhuna kadar işleyen, onu duygulandıran bir şiir ve mûsikî ile, düşünüş ve inanışları, gelenekleri ile tamamen kurulmuş, köklenmiş bir gerçek mezheptir. Türk'ün İslâmiyetidir, dîn anlayışıdır. O, yaşam dolu insanların sevgi taşan gönülleriyle elele verişleridir. Devrin zulümlerine; çektirdiği yoksulluğa, acılara dayanarak, bu zorluklar içinde, Türk insanının büyük gücü, yılmayan çalışması ve yaşama, olduğu kadar insanlara ve insanlığa bağlılığı ile direnişidir. İnsanı insan yapan da bu niteliğidir.

O, birsürü insanın dönekliği, birsürü insanın ikiyüzlülüğü, birsürü insanın menfaatseverliği arasında yine de asıl insan için çırpınarak, üzerine titreyerek duyulan sonsuz sevgidir. Onu olgunlaşmaya (kemâle) götürmeye, çirkeften, uydurmadan, boş inandan kurtarmaya çalışan bir tükenmez aşktır. O âşk ile -neye mal olursa olsun- insanlığı kurtarma, gerçeğe ulaşma ve ulaştırma ocağıdır. Beşer yaşamına karşı sorumluluk duygusu içinde bu savaş yapılırken, haksız hücumlara uğrayarak, iftirâlara çarpılarak ıstırap çekenler, hattâ kurbân edilenler de olur, nitekim olmuştur da... Ammâ, bir gerçeğin insanı olarak yürüyenlerde aynı ışık, aynı hayatî ve insânî inanış bir çığ gibi kuvvetlene büyüye evreni sarmakta devam eder. Sürüngenleştirilen insanı ve insanlığı, maddeten ve ma'nen kurtarma amacından milim şaşmadan...

Rûhun biçimi, görünüşü yoktur. Dünyada insan gönlünü geliştiren bilgi ocakları ve tanrısal sevgiye götüren çatılar yıkılsa da ergin insan rûhu Büyük Sevgilisini bilir ve bulur. Bütün dünyanın insanları gönüllerinde asil sevgilinin taht kurduğuna akıl erdirdikleri gün, yüreklerinin aynı tanrısal sevgi ile ve o sevgi için çarptığını duydukları gün, dünya, gerçek cennet olacaktır. Yolumuz aşk ve sevgi yoludur, kendisi aşktır, insanlığın varlığı aşktır.

"Aşk Risâlesi" adlı kitabım için 27 Nisan 1959 tarihli mektubunda sayın Burhan Toprak fakıyre şunları yazıyorlardı:

"Nefahat-ül-Üns kadar güzel olan kitâbınızı zevkle okuyorum. Coşkunluğunuza ve kelimelere hârikulâde (olağanüstü) tasarrufunuza hayrânım. Herhalde eserini tanımış olacağınız Massignon; yirmi yıl önce, Türkiye'de dinî rönesanstan bahsediyordu. Şimdi alâmetleri beliriyor. Hem de hâlisi (katıksızı)...

Teşekkürlerimi takdîm ederim. Amma niçün bu kitabı halka vermiyorsunuz?"

Burhan Toprak Üstâd'ın bu sorusunun gerekçesi Enel' Aşk ve Aşk Risâlesi adlı birincisi 250, ikincisi 400 sayfa kadar olan iki kitabımı satışa arzetmeyip, konu ile ilgili kişilere ve her isteyene karşılıksız olarak yollayışımdı.

20 Nisan 1959 tarihli Milliyet gazetesinde de sayın Refi' Cevâd_Ulunay beyefendi Aşk Risâlesi'ne tahsis buyurdukları yazılarını şu cümle ile bitiriyorlardı:

"Muhterem Doktor, eserinde İlâhî aşka ait hiçbir noktayr ihmal etnıemiştir. Bu itibarla bu eserin yalnız dost ve bu mevzu (konu) ile alâkadar (ilgili) zevâta gönderilmesini ben doğru bulmuyorum. Aşk Risâlesi âmmenin (kamunun) istifadesine arzedilecek bir eserdir."

Sayın Burhan Toprak ve R. C. Ulunay'm isteklerini bir başka gönül dostu, 29 Nisan 1959 tarihli mektuplarında muhterem aydınlatıcım (mürşîdim) Ali Nâcî Baykal Dedebaba merhûm şöyle belirtiyorlardı:

'Her türlü tavsîf (niteleme) ve takrîz (övgü) ihtiyacından müstağnî (arınmış) olan Aşk Risâlesi'nin birkaç nüshasını ve yine lûtfen gönderilen gazeteleri aldık, teşekkür ederiz. Bu nefis ve kudsî eserin mevzuu ile alâkalı ne söylenebilir ki onun içinde, metninde mevcûd olmasın? Söylenilecek şey, takdîr ve tebrikten başka ne olabilir? Pîrimiz, Sultânamız Hacı Bektâş Velî efendimiz hazretleri size elini ve dilini vermiştir. Ne doğarsa yazınız, fakat rica ederim, herşeyden evvel mahsûl-ü ilhâm (esin ürünü) olan eserlerinizin feyz ve fâidelerini mahdûd (sınırlı) bir sınıfa kasr ve tahdîd etmeyiniz, şumûllendiriniz. Bu lüzûmu evvelce de arzetmiştim. Kıymetli eseriniz hakkında bir de makale neşretmiş olan sayın Ulunay da böyle yapılmasını sizden bilhassa rica etmektedir."

Şair ve mutasavvıf Uluğ Kızılkeçili, 28 Mayıs 1959 tarihli mektubunda şöyle diyordu:

"Sizi Hakk gibi şahsen, bizâtihî değil eser ve tecellîyâtınızla tanıyorum. Ariflere de bu tanışıklıktan ötesini istemek teşahhus vâdisine, enâhiyyet berzahına talepte bulunmak olur.

... Eserinizi yazış tarzınız gibi satış tarzınız dahî ücretsiz... Kendinizi Hakk'a nasıl satmışsanız, halka da öyle satıyorsunuz. Aynı bir nebî gibi; benim ücretim yakınlara sevgidir, aşktır âyetini tefsîr ediyorsunuz. 0 yakınlar ki, Allah'a yakınlıktan bile yakındır. "

Aşk Risâlesi’ni kendilerine yolladığım sayın Kemâleddin Apak beyefendi, 6 Haziran 1959 tarihli mektuplarında bu kitap için: "Aşk-Âşık-Mâ'şûk teslîsini (üçlüsünü) vahdet potasında eritip birleştiren, aynı cevhere ve asl'a ircâ'eden, bir feyz ve nûr kaynağı halinde gönülleri dolduran ve doyuran bir eser" diye bahis buyurmuşlardı. O zaman aldığım bunlara benzer yüzlerce mektup ve basındaki övücü eleştiriler, fakıyr'i bir yandan daha fazla çalışmaya teşvik etti; bir yandan da konunun azameti karşısında ürküntü duydurdu. Sonunda, bunlardan kuvvet alarak bu geniş ve önemli konuyu ele aldım. Hazret-i Pîr yardımcım olsun.

Her canlı ölüyor, yani eskiyor. Her ölü bir diriye tohum oluyor, her eski bir yeniye... Hacı Bektâş Velinin Türk milletine getirdiği ulusal ve insancıl düşünüşü, inanış ve yaşayışı bütünüyle ortaya koymaya çalıştım. O büyük Pir'in, kendi postuna oturmuş bu fakıyr evlâdına sunduğu esin ile meydana gelen şu kitap, Hazret-i Pîr'i ve O'nun yolunu nisyândan (unutulmuşluktan) aydınlığa çıkarırken hayırla anılmamıza vesîle olsun.

Aydın, 1966
Op. Dr. Bedri Noyan
(Dedebaba)
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:17 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik II. cilt

Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, kütüphanesinde bulunan altmış kadar yazma yapıtı, eski ve yeni yüzlerce kaynağı tarayarak; Aydınlatıcılarının, yol gösterici (rehber) lerinin, dostlarının bilgi birikiminden yararlanarak ve de 'Ölmeden önce ölme'yi bizzat yaşayarak bu cildi yazmıştır.

Bu kitapta; Tasavvuf, Tanrı, evren, yaratılış, insan, kamil insan, arif, kutub, abdal, seyir, süluk, cezbe gibi kavramlar hakkında ilginç bilgiler verilmektedir.

Bu yapıtta, Bektaşilik-Aleviliği üstün kılan Aşk ve Sevgi işlenerek, Türk Tasavvufuna yeni bir içerik kazandırılmaktadır.

Bu ikinci ciltte, hurufilik, kıyamet, bilim gibi konularda başka yapıtlarda bulamayacağınız bilgi ve görüşlere yer verilmektedir. Elinizdeki bu ikinci cilt, Bektaşilik-Aleviliğin temel felsefesini, yani tinsel güzelliklerini sergilemektedir.

(Arka Kapak)



_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:18 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik III. cilt

Beştaşi, Aşk Tekkesi'nde can. Tanrı'ya nazlanan. Tanrı gizi ile haldaş, arifler topluluğunun fermanıdır.

o, Sevgili'ye kuldur... Sevgili de ona... Gizlerin konuşulduğu topluluğu bilen ve kavrayanlar Bektaşi Alevilerdir. Onlar dünyanın kir ve çirkinliklerinden ellerini eteklerini çekmiş, Büyük sevgili'nin cemalini (güzelliğini) görmüş, O'na kavuşmuş nazeninlerdir.

(Arka Kapak'tan)

Bu kitapta Alevi-Bektaşi Edebiyatı'nın türlerini,özelliklerini ve ozanlarını anlatılmaktadır.



_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:19 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik IV. cilt

Kitapta yer alan nefeslerin birçoğu bugüne değin bir başka yerde yayınlanmamıştır. Bu yapıtta adını bile duymadığınız çok değerli ozanların deyişlerine yer verilmiştir. Yunus İmre, Kaygusuz, Abdal, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Fuzuli gibi yedi büyük ozanın hiçbir yerde yayınlanmamış nefesleri bu kitapta yer almıştır.

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik adlı yapıtın dördüncü cildi salt şiirlerden oluşmamıştır. Bu kitabın üçüncü bölümü Ebced hesabı konusunda çok ayrıntılı bilgiler vermektedir. Öyleki ebcedle fala bakmak konusu bile işlenmiştir.

Bu kitapta Bektaşilik sanatı konusunda da ayrıntılı ve ilginç bilgiler verilmiştir. Bektaşilik ve Aleviliğin güzelliklerinden birisi olan Bektaşilik müziği ve sema konusunda da çarpıcı bilgiler aktarılmaktadır. Üstelik bu bilgilerin çoğunluğu bugüne değin bir başka yayında okuyucuya sunulmamıştır.

Kitapta yer alan notaları incelediğinizde Türk Halkının çok sesli müzik yarattığını, çok sesli müziğe koşut samah döndüğünü de saptayacaksınız.

(Arka Kapak'tan)

Bu kitap 3.cildin devamı olup Alevi-Bektaşi nefesleri antolojisidir.


_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Cum Ksm 16, 2007 5:20 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik V. cilt

Bektaşilik, Türk'ün Müslümanlığı yorumlama tarzı içinde şekillenmiş, bir toplumsal harekettir. Bu nedenle, onun mayasını ulusumuzun kültürü oluşturmuştur. Fakat o ırkçı değildir ve insanları; iyilik, dayanışma, karşılıklı sevgi ve saygı içinde yaşatmayı amaçlamış, hatta zaman zaman da bu anlayışı uygulamıştır.



Bu ciltte Alevi-Bektaşi dergahları,tekkeleri hakkında bilgiler verilmektedir.
------------------------------------------------------------------------

Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik VI. Cilt
Altıncı cildi okuyan her okuyucu tarihçilerimizin tanzimat adını verdiği ıslahat (reform) hareketinin içinde Bektaşilerin de çok önemli rol oynadığı kanıtları ile görecektir.

Türk aydınlanma hareketinin ilklerinden olan Namık Kemal, Ziya Paşa, Muallim Naci, Abdullah Cedet ve daha birçoklarının Bektaşi olduklarını kanıtları ile birlikte sunulmuştur.

(Arka Kapak'tan)




_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Kitap Tavsiye ve Bilgi Paylaşımı Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye