Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
Alevî-Bektâşî Edebiyatı Nefesler, Nutuklar, Deyişler

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 11:09 am    Mesaj konusu: Alevî-Bektâşî Edebiyatı Nefesler, Nutuklar, Deyişler Alıntıyla Cevap Gönder

-------Alevî-Bektâşî Edebiyatı Nefesler, Nutuklar, Deyişler -------------------


Edebiyat Nedir?:Edebiyat kelimesinin sözlük anlamı, düşünce, duyguyu, herhangi bir fikri yazılı veya sözlü, manzum(şiirsel anlatım) veya nesir(düz yazı) halinde güzel bir şekilde ifade sanatıdır. Edebiyatın sözlük anlamından birisi de, “edebe”, yani terbiyeye uygun söz söylemektir.
Alevî Bektâşî Edebiyatı Denilince Ne Anlıyoruz:
Bütün dünyada da edebiyatı oluşturan şey inanıştır. İnanışın sebebi isterse dinsel olsun, isterse sosyal kaynaklı veya kişiye özel olsun, insan duyguların coştuğu anda ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Bir şair ne zaman ilham geleceğini kendisi de bilemez. Özellikle duygulandığı anlar olsa bile, ilhamın gelişi, günün her saatinde ve her ortamda olabilir. Bütün toplumların kendine özgü şiir gelenekleri, atasözleri mutlaka vardır. Ülkemizin her neresine giderseniz gidin, mutlaka ezbere şiir söyleyen insanlarla karşılaşırsınız. Hafızalarında nasıl bu kadar çok şiiri tutabiliyorlar diye şaşırırsınız. Bu şiirler konu itibarı ile sevda, sevip kavuşamama, kötü kişilerin engellemeleri, yoksulluk, gurbetlik, sıla özlemi, haksızlığa karşı koyma, yiğitlik, vefasızlık gibi konular olduğu gibi, tasavvufi konuları içeren Alevî ve Bektâşî şairleri tarafından yazılmış olanlara deyiş, nutuk, nefes, düvaz, mersiye, âyet denilir. Sünni inancından olan insanların bulunduğu yerlerde dinsel içerikli olanlara da “İlâhi” denilir. Fakat özellikle Alevîlik ve Bektâşîlik’te şiirlerin başlı başına çok büyük önemi vardır.

Alevî – Bektâşî Edebiyatının Oluşmasındaki Tarihsel Etkenler:

Türkler İslâmiyet’i kabul edişlerinden sonra Anadolu’ya gelip yerleşmişler, yeni yurtlarında değer yargıları da değişime uğramıştır. Tarihsel seyri bilmeden genel anlamı ile kültürü yorumlamak mümkün değildir. Türkler Orta Asya kültürünü İslamiyet’in kabul edilişi ile beraber Anadolu’ya özgü bir sentez oluşturmuştur. Buna basit bir örnek vermek gerekirse; “Tarih Konuşuyor” adlı derginin Haziran 1964 cilt 1 sayı 5, sayfa 389’daki şu sözler ilginçtir. “Ben Ebulgazi Bahadır Han, bu günün Türk kuşağına derim ki: Türk’te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl sahibi KADIN’dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı’nın erkeklere erlik (olgunluk) yolundaki armağanı olan kadınlarıdır. Babam Yadigâr Han anlatırdı ki, onun çocukluğunda kadın önden gider aş’a (yemeğe) önce o el atar, miras kız çocuğa kalırmış. Daha sonra kör olası Rus ve Arap düşünceleri iki yanlı gelmişler, bize olmayan nice nice duygular getirip içimize salmışlar” denilmektedir. Bu cümlelerle kadının eski Türk toplumlarında ne derece değerli olduğunu, Arap toplumlarında ise bir mal gibi değersiz olduğunu görüyoruz. Cahiliye döneminde kız çocuğu pek çok kabilede utanç konusu sayıldığından, evlenirken kız çocuğu doğması halinde, doğacak kız çocuğunun öldürüleceği karara bağlanırdı ve bu işi annesi bizzat yapardı. Aynı zamanda böyle bir cinayet işlenirken bir sürü kadın seyretmesi için davet edilir, kız çocuğunun öldürülme işi onların gözleri önünde yapılırdı. Türkler İslâmiyet’i kabul ettiklerinde Arap toplumlarının kadına bakış açısını asla onların anladığı şekilde kabul etmediler, kendilerine göre yorumladılar. Özellikle Alevî-Bektâşî inancı İslâmiyet’i özellikle İmam Caferi Sadık’ın, Muhiddin Arabi’nin, Hacı Bektâş-ı Veli’nin Yunus Emre’nin tevhid anlayışına göre kabul ettiler. Aksi halde kadın peçe ve kafes gerisine lâyık görülen, erkeklerin bulunduğu ortamdan süratle uzaklaştırılan, üretime katılmayan, hiçbir konuda söz sahibi olmasına izin verilmeyen bir varlık olurdu. Halbuki, Orta Asya’daki yaşam şekli bu değildi. Erkeğinin hemen yanında, saygı gören bir konumdaydı. Bu nedenle İslâmiyet’i Arapların kabul ettiği şekilde kabul edemezlerdi. Hazreti Ali’nin İslâmiyet yorumu ile Türklerin bakışı uyum sağladığı için, Eba Müslim Horasânî Emevi saltanatının yıkılması için mücadele vermiştir. Araplar ise İslâmiyet’in yayılmasını kendi eski adetlerinin ortadan kalkmasını istemedikleri için, Ehl-i Beyti ve on iki imamların neslini ortadan kaldırmaya çalıştılar. Kadına olan bakış açısı diğer konularda da farklılaşmayı beraberinde getirmişti. Aşağıdaki dörtlük Hacı Bektâş Velî’nin, Alevîliğin ve Bektâşîliğin kadına bakış açısını çok güzel izah ettiği kanaatindeyim.

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda erkek kadın farkı yok
Eksiklik noksanlık senin görüşlerinde

Ahmed Edîb Harâbî kadınların eksik etek, nakıs varlık, tahrik unsuru, değersiz görülmelerine karşı divanında şu nutka yer vermiştir.

Ya Muhammed bize nakıs diyorlar
Nedendir erlerin bu hataları
Ehl-i Beyte karşı düşkün olurlar
Çünkü doğru değil iddiaları

Validemiz Havva Bacı değil mi
Haticet’ül Kübrâ Bacı değil mi
Fatımatü’z-zehrâ Bacı değil mi
Kur’anda bunların var senâları

Ezvâc-ı tâhirat nâkıs olur mu
Nâkıs deyen erler Hak’kı bulur mu
Böyle kem söz er’den hiç umulur mu
Kim doğurdu bunca evliyâ’ları

Abes bir şey hâlk etmemiştir Hüdâ
Nâkıslığı kabûl etmeyiz asla
Bacılar büyüttü işte esselâ
Bu dünyaya gelen evliyâları

Sanmayın ki ersiz olmaz dünyayı
Düşünün bir kere Meryem Anayı
Pedersiz doğurdu koca İsa’yı
Bacı’ların yokdur mudarâ’ları

Ey erler biz sizden dünyâ’da eriz
Çünkü size hürmet hizmet eyleriz
Gittiğiniz yolda hep beraberiz
Etmeyiniz böyle boş davaları

Gerçi kıyafette size uymayız
Hakikatde sizden geri kalmayız
Malûmunuz olsun er’den saymayız
Bize nâkıs diyen budalaları

Nâkısdan mı geldi Ahmed-i Muhtar
Nâkıszâde midir Hayder-i Kerrâr
Ananıza nâkıs demeyin zinhâr
Tesir eder size beddûaları

Zehrâ’nın nûtkunu güzel dinleyin
Ey Erenler, erler doğru söyleyin
Biz doğurmadık mı beyân eyleyin
Sizi irşâd eden bu babaları

Senâ: övgü, Ezvâcı tâhirat: Peygamber eşleri, Nakıs: eksik, Abes: gereksiz, boş, Esselâ: “kendine güvenen meydana çıksın” anlamındaki söz
Zinhar: sakın

20. Yüzyıl Bektâşîlerinden Künci’nin aşağıdaki nutku günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Bektâşî kimsenin malını çalamaz
İbadet etmekçün tenbel kalamaz
Bir kadın üstüne bir daha alamaz
Boşamaz oldukça zevcesi sağ

Ârifler nâmûs u ırzın veremez
Tesettür ne demek aklı eremez
İnsan duâ ile rızkın yeremez
Edeb içinde var her şeye mesağ

Hazreti Muhammed’in vefatından sonra İslâm âleminde insanlar günlük yaşam ve sosyal hayatla ilgili kafalarındaki sorulara cevap aramışlar. Mezhep imamları bu şekilde ortaya çıkmıştır. İslâmiyet’in doğduğu yer bilindiği gibi, Mekke-Medine yöresidir. Oysa “mezhep kurucuları”nın kiminin İranlı, kiminin Kuzey Afrikalı, kiminin Mısırlı, kiminin Türkistanlı olduğu biliniyor. Demek ki bu “mezhep kurucuları”nın görüşleriyle yaşadıkları toplumsal ortamın doğal koşulları arasında içeriksel bağlantı vardır. İmamların vefatından sonra onlar adına mezhep kuralları konmuştur. Namazın kaç rekâtının sünnet, kaç rekâtının farz olacağı, abdestin hangi hallerde bozulacağı, namazda okunacak surelerin sesli mi yoksa, sessiz mi okunacağı, evlilik gibi günlük karşılaşılan soruların cevapları kayda geçirilmek suretiyle bu gün bildiğimiz Hanefi, Hanbeli, Maliki, Şafiî gibi mezhepler kurulmuştur. Kur’an ı Kerim’deki ayetlerin pek çoğunu her mezhep imamı kendisine göre yorumlar. Örnek vermek gerekirse Hanefi mezhebinden birisi için günde beş vakit namaz, farzı ve sünneti ile beraber toplam 40 rekâttır. İran’da Şii mezhebinden olanlar bunu üç vakitte 17 farz rekât kılar. Şafii mezhebinden olanlara göre abdestin bozulması için çizmenin içi kan dolması gerekir. Hanefi’ye göre burnun kanaması abdestin bozulması için yeterli bir nedendir. Hicretin ilk yüzyılından itibaren zühd ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmağa başlayan tasavvuf hareketi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi oluşmuştur. 11. yüzyılda tarikatlerin şekillenmeye başlaması ile tasavvuf bütün İslâm âlemine yayılmıştır. Tasavvuf, tarikatler ve tekkeler aracılığıyla İslâm dünyasında etkisi yüzyıllar boyu sürmeye devam etmiştir. İslâmiyet’in mistik boyutu olan tasavvuf, şeriatin emir ve yasaklarını yumuşatmağa, kendi anlayışına göre yorumlamağa, Allah’a sevgi ile ulaşmağa çalışan bir sistemdir. Bütün tarikatlerin birbirlerine benzeyen ve benzemeyen yönleri vardır. Tarikatlerin farklılaşmasının sebebi ise Kur’an ı Kerim’deki ayetlerinin yorum farklarından ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Hanefi mezhebinin yorumuna göre beş vakit namaz farzdır. Kadiri tarikatine göre de beş vakit namaz farzdır fakat, ilâveten halka namazı denilen şeyhleri ile beraber ayrı bir namaz da kılarlar ve sesli zikirler yaparlar. Alevîlik dede huzurunda, Bektâşîlik’te baba huzurunda ayn-i cem dedikleri halka namazı kılarlar. Her ibadet şeklini uygulayanların dayandıkları ayetler vardır. Kişiler veya tarikat pirleri kendi anlayışına göre ibadetlerini yaparlar. İşte bu bakış açılarına göre kendi yaşamlarını insan ilişkilerini düzenler, buna paralel olarak güzel sanatları ve edebiyatlarını oluştururlar. Fikirlerinde olan şeyler yani inanışları, yorumları, onların şiirlerine, yazılarına sanatına, motiflerine etki eder.

Alevîlik – Bektâşîlik’teki Edebiyatın, Sanatın Diğer Kaynakları ve Açıklamaları:
Alevîlik veya Bektâşîlik inancının bakış açılarını şiirlerinde, eski yazıdaki hat sanatlarında, müziğinde çok rahatlıkla görüyoruz. Bunlarla ilgi örnekler vereceğiz fakat öncelikle bu sözleri söyleten inanış şekilleri nedir, nereden kaynaklanmaktadır? diye düşünmek daha doğru olur.

Alevîlik ve Bektâşîlik inancında evrende tek bir varlık vardır, o da Allah’tır. Hiçbir şey onun rızası dışında olmaz. Böyle denilince hemen akla “kötülerle iyiler arasında hiçbir fark yok mu?” diye sorulabilir. Şüphesiz ki iyilerle kötüleri aynı kefeye konulması olacak iş değildir, insanın doğasına aykırıdır. Zaten dinlerin amacı iyiliği de kötülüğü de yapmaya hazır olan insanda, iyiliğin üstün gelmesine çalışmaktan, bu yönde ilerlemeyi sağlamaktan başka bir şey değildir. Görünen her şey onun varlığının görüntüsünden başka bir şey değildir. Bu tarz bir bakış açısını kabul ettiğiniz zaman kişide hoş görü alabildiğine genişler. O zaman bu niye benim gibi ibadet etmiyor, niçin benim gibi tıpatıp düşünmüyor demezsiniz, her şeye sevgi ve hoş görü çerçevesi içinde bakarsınız. Çok bilinen bir örnek olduğu için kaydediyorum. Yunus Emre bakın ne kadar güzel söylemiş aradan 700 yıl geçmiş olmasına rağmen halâ yüreklere su serpen, ferahlık veren, düşündüren, bir dörtlüğü;

Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılanı hoş görürüz
Yaradandan ötürü

sözleri ciltler dolusu kitapların özetidir. Buna rağmen birkaç cümle ile yukarıdaki dörtlüğü açıklamaya çalışalım. Allah Kur’an ı Kerim vasıtası ile insanlara kalp kırmamayı, dürüst olmayı, yardımlaşmayı, fedakârlığı, paylaşımcılığı, hoşgörüyü tavsiye eder. Elif, eski yazıda ilk harftir ve düz bir çizgi şeklindedir. Yukarıdaki dörtlükte de, buradan esinlenerek Elif sözü ile doğru olmayı anlatmaya çalışmıştır. Ayni zamanda eski yazıda “Allah” Elif harfi ile başlar yani Allah bizlere dürüst olmayı emrettiği için, bütün canlıları Allah’a olan sevgimizden dolayı, yaratılmış olana sevgi ile yaklaşmak zorundayız, onları korumalı hoş görmeliyiz denilmektedir. “Pazar eyledik götürü” derken eksiği ile fazlasıyla, güzel ile çirkini bir görmeliyiz demeye çalışır. Kâinatta her şey zıddı ile beraber vardır. Bu sözlerdeki amaç olanları destekleyip her şeyi kadere bağlamak değildir. Amaç her şeyde dengeli ve ölçülü olmaktır. Toplum içinde her sorunun değil ama pek çok sorunun çözümü ancak hoşgörü ile olur. Hoşgörü ve güler yüz olursa pek çok sorun kısa zamanda çözülür. Bu mısra okunurken insanların aklına “peki bize kötülük yapanı da affedecek miyiz ?” şeklinde bir soru gelebilir. Bunu iki ayetle açıklamaya çalışabiliriz. Nur suresinin 22. ayetinde “Affetsinler, hoş görsünler, Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz?”. Bakara suresinin 256. “Dinde baskı zorlama, tiksindirme yoktur.“ denilmektedir.
Genel anlamı ile Alevî inancında, özellikle Bektâşî dergâhlarında yetişen dervişler, hat sanatlarına çok önem vermiştir. İnsan yüzündeki çizgiler Hurufî neşesi denilen bir bakış açısı ile bütün güzelliklerin insan cemâlinde toplanmış olduğunu ifâde etmeye, insanı bu yönde düşündürmeye çalışmıştır. Bu konuda yüzlerce eleştiri almışlardır. Şeriat ehline göre yaptıkları “bid’at” ve uydurma olarak kabul edilmiştir. Halbuki Esterabadlı Fazlullah Hurufî’nin insan yüzündeki çizgileri Allah, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin’e benzetmesi zevki yani; kişiye özel düşünceler, yorumlar olmasının yanında, Allah’ın Peygamberin, Ehl-i Beyt’in bütün güzelliklerinin insan ı kâmil’de toplandığını anlatmaya çalışır. Kur’ân ı Kerim’de bununla ilgili ayetlere dayandırır. Hacı Bektâş Veli’nin temsili resimlerindeki, bir elinde aslan, bir elinde ceylânın olması Allah’ın celâl ve cemâl sıfatlarının kendinde topladığını sembolize etmek içindir. Geniş hoş görüyü anlatmaya çalışmışlardır.
Hacı Bektâş Velâyetnâmesinde kendisine ziyarete gelen şahıs yolda domuz yavrusunu yakalar, boynuna çıngırak asar. Hayvan çıngırağın sesine ürker, kaçtıkça çıngırağın sesi daha fazla yükselir. Hazreti Pir’in huzuruna gelir, onun öfkeli bir şekilde “neden hayvancıklara eziyet ettin” diye azarlaması ile karşılaşır. Menkıbelerde Alevî- Bektâşî edebiyatının önemli bir parçasıdır. Buradan şu şekilde dersler çıkarılabilir; bütün canlılara bir gözle bakmak, eziyet edici olmamak, doğal dengeleri korumak.
Hacı Bektâş-ı Veli Velâyetnamesinde bilindiği üzere Kadıncık Ana vardır. Kadıncık Ana eşi ile birlikte camiye girer, mescide gider, eşi ile her ortamda beraberdir. Eve gelen bir erkeği ağırlamak, kadına nasıl bakıldığının çok önemli bir göstergesidir.

Bektâşîlik inancına göre Hazreti Muhammed’in mânevi emanetleri, ilâhi sırları Hazreti Ali’ye geçmiş, ondan on iki imamlar vasıtasıyla Horasan okuluna Ahmed Yesevi’ye, Ahmed Yesevi’nin ve Lokman Perende’nin vasıtası ile Hacı Bektâş Veli’nin Anadolu’ya gönderilmesi sonucu Suluca Karacahöyük’te dergâhın kurulmuş bu düşünceler günümüze ulaşmıştır. Moğolların Anadolu’ya saldırılarından bıkmış olan Türkler, Ali sevgisi ve muhabbeti gönül yaralarına merhem olmuştu. Yunus Emre ile dini tasavvufi halk edebiyatı zirveye çıkmış, her dönemde değerli aşıklar, ozanlar ve tasavvuf ehli kâmil insanlar yetişmiştir. Alevî-Bektâşî inanç tarzı arap toplumunun taasubundan uzak, tamamen insanı merkez kabul eden, bunu Kur’an ayetlerine dayandıran bir bakış açısının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu tasavvufi içerikli şiirler, yerine, bulunduğu yöreye göre “deyiş, beyit, ayet ” Bektâşî babaları tarafından söylenmiş olan şiirlere “nutuk”, bunların bestelenmiş olanlarına “nefes” denilmiştir. Nefes denilmesinin sebebi ise, dinleyen ve söyleyen insanlara zevk verdiği hayat verdiği içindir. Genel anlamı ile Hacı Bektâş öğretisini şehirlerde ve kültür düzeyi yüksek olan insanlarda “Bektâşîlik” adı altında, köylerde “Alevîlik, Sürek, Kızılbaşlık, Babailik, Tahtacılık, Bedreddinilik” adları altında görebiliyoruz. Daha özetleyecek olursak, tekkeler etrafında seyr-i sülûk denilen bir eğitimden geçerek muhib, derviş, baba, halife baba, dedebaba olunan ve lâyık olanın seçilmeye çalışıldığı bir düzen vardır. Köylerde ise bulunduğu yörenin sosyal şartlarından dolayı irşad denilen eğitim sisteminin babadan oğula geçtiği ve kendilerini kendi dar imkânları ile yetiştirdikleri bir dedelik sistemi vardır. Köylerdeki dedeler deyişlerini bağlama eşliğinde yüzyıllarca çalıp söylemiş, insanları hem eğitmeye hem de Ehl-i Beyt sevgisi ile barış içinde bir arada yaşatmaya çalışmıştır.

Alevîlik Ve Bektâşîlikteki Şiir Özellikleri: Dedelerin Önderlik Ettikleri Şiir Geleneği Özellikleri:
Alevî kültüründeki şiirler 7 li 8 li veya 11'li hecelerle hece vezni ile yazılmış ve bestelenip söylenmiştir. Deyişler belli kurallara, kalıplara ve belli düşüncelere bağlı şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede, ayakta, nazım biçimleri aşık edebiyatı özellikleri gösterir. Alevî-Bektâşî şiirlerinin ortak özelliği, dinsel inanış temelleri, tasavvufi yorumlar, âyet ve hadislerden yola çıkılarak ortaya konmuştur. “Ölmeden önce ölmek”, yani hayatta iken nefsi öldürmek, hakka ulaşmak, Peygamberin, Hazreti Ali’nin on iki imamların sevgisine nail olmak, dünya malına değer vermemek sıklıkla işlenmiştir. Ölüm korkusu, kabir azabı, cehennem ve mezarlık korkusuna rastlanmaz. Aksine ölmek yoktur, hakka yürümek vardır. Hakka teslim olmak vardır, ruhun ölümsüzlüğü her fırsatta işlenmiştir. Bakın bir şiirde şöyle söylenmektedir:

Ne korkayım cehennemin nârından
Pirim Ali gibi aslan var iken

Alevî-Bektâşî şiir geleneğinde insana yönelme, hakkı kendi özünde bulma, doğruluğun en yüce duygu olduğu “eline, beline, diline” sahip olmak gibi konular işlenir. Bunun yanında düvaz veya düvazdeh denilen, on iki imamların tek tek isimlerinin geçtiği deyişler ve “mersiye” denilen Kerbelâ şehitlerinin fedakarlığı anlatılan ağıtlara sıkça rastlanır. Ayrıca “Nevruziye” denilen her yıl 21 Mart’ta okunan Hazreti Ali’nin doğumunu konu alan nefeslerde vardır. “Nevruz” kelime anlamı yeni gün demektir. Bu ismin konulmasının sebebi ise; her yıl 21 Mart günü toprağın uyandığı, ağaçlara bitkilere suyun yürüdüğü gündür. Hazreti Ali’nin Fatıma ana ile evlendiği gün olması nedeni ile Alevî-Bektâşî inancında çok özel öneme sahiptir. 1997 yılında hakka yürümüş olan Turgut Koca baba’ya ait bir Nevruziye örneği:

Yine koç burcundan verdi işaret (şahım)
Gönüller sultanı Sultan-ı Nevruz
Gösterdi yüzünü şah-ı Velâyet
Gönüller sultanı Sultan-ı Nevruz

Beytullah içinde eyledi zuhur
Onun ile Kâbe kazandı onur
Aşıklara sundu badeyi tahur
Gönüller sultanı Sultan-ı Nevruz

Nevruzunuz Turgut Baba aşk olsun
Kalbiniz nur ile imanla dolsun
Canlar sevdiğinden bir dolu alsın
Gönüller sultanı Sultan-ı Nevruz

“Miraçlama” Anadolu Alevîliğinde çok önemli bir yere sahiptir ve Hazreti Muhammed’in miraca çıkışını anlatan deyişlerdir. Dedeler ayn-i cemlerde mirac hadisesini saz eşliğinde büyük bir coşku ile söylerler. Düvazlar okunur. Bunlar genellikle Şah Hatâyî’den, Pir Sultan Abdal’dan alınmış olabileceği gibi, pek çok halk ozanının deyişleri de söylenir. İnsanların bunları dinlerken kendinden geçip hıçkırıklarla ağladığı çokça görülür. Cemlerde okunan miraçlamalardan bir örnek aşağıdadır;

Gel gönül idrak eyle fehmeyle
Kimdir şu cihanın kaim makamı
Muhammed etti Levlâkelevlâk
Ali evliyanın hatmü tamamı

Ol gece Muhammed miraca erdi
Erdi de tabibin yarasın sardı
Hakkın kudretinden konukluk gördü
İzzet etti dosta döktü taamı

Muhammed taam etti bismillah
Bilesince el sundu Hazreti Şah
Dedi bu el kimin ya Resulallah
Buyurdu Ali’nin eli ola mı

Ol gece kabul oldu dilekler
Zelzele etti hep çarhı felekler
Hak katında saf saf durur melekler
Ziyaret ettiler güzel Hocamı

Ali âlâdır hak divanında
Hak taala kim buyurdu şanında
Yedinci semada aslan yolunda
Hikmetler gördüler Şahı keremi

Selman arşa çıktı eyvallah etti
Ahmet’ten bir uzun şey’enlillah
Kırklar ezdi geçti eyvallah etti
Ali’nin verdiği engûr olamı

Hak Muhammed Ali üçü o demde
Cümlesi de dedi o demde
Hocam bile bulundu o demde
Anda andılar doksan bin kelâmı

Doksan bin kelâmı şerh etti buldu
Kimin nihan kimin aşikâr etti
Otuz bini belli şeriat oldu
Seddetti bağladı nefsi avamı

Otuzbin tarikat iptida hâli
Evvel rehberinden sundular eli
Gösterdi erkânı sürdüler yolu
Hoş bekle dedi post ile kıyamı

Otuz bin marifet zat sıfât olmaz
Aslî turabîdir kumları gelmez
Doksan bin hakikate kimse ermez
Tanış rehberine bozma nizamı

Sen bu tecellâyı sende görmezsin
Bu arada eremezsen ermezsin
Aşıkın mührünü canda görmezsin
Dolaşır gezersin Beytülharamı

‘’Kul Himmet’im tecellâsın kıldığım
El kavuşturup divanında durduğum
Günahım çoktur gözlerin sevdiğim
Mürüvvet edip bağışla cürmümü

Tekke Edebiyatının Özellikleri:
Bektâşî dergâhları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde olduğu gibi, Balkanlarda, Mısırda, Mora yarımadasında, bu günkü Irak topraklarında olmak üzere geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. Bulunduğu yerlerdeki yüksek kültür düzeyinde insanlar arasında yayılabilmesi, onlara tarafından da kabul görebilmesi için Osmanlıca’yı şiirlerinde çok ustalıkla yer vermişlerdir. Aruz vezninin inceliklerini, ayetleri, hadisleri, menkıbelerdeki rumuzları ebced hesabı ile tarih düşürmeyi nutuklarında ustalıkla kullanmışlardır. Ayrıca bunların bir kısmı Türk Sanat Musikisi makamlarında bestelenmiştir. Bu günkü müzik otoriteleri tarafından bu nefeslerin sanatsal değerlerinin çok yüksek olduğu özellikle vurgulamaktadır. Günümüzde Anadolu insanın müzik ve dil anlayışına göre biraz zor gelebilir. Fakat Türk Sanat Müziğine ilgi duyan bir insan için nefesleri birkaç sefer dinledikten sözlerinde anlamları anlamaya başladıktan sonra çok büyük bir zevk verdiği bir gerçektir. Nutukların içinde “Hurufîlik” ile ilgili izlere sık sık rastlanır. Huruf, kelime anlamı harf demektir. Eski yazıdaki her harfin bir sayısal değeri vardır. Bu sayısal değerlerle, sembollerle pek çok incelikler ifade edilmiş, mesajlar verilmiştir. Hurufîliğe İlâhiyatçılar şiddetle karşı çıkarlar fakat, Kur’an ı Kerim’in içinde de “huruf u mukaata” dedikleri anlamlarının tam olarak ne olduğu kendilerince bilinmeyen, Elif, Lam, Mim sad, ile başlayan sureler vardır. Bektâşîlik için Hurufîlik her şey demek değildir, ama hiçbir şey değildir demekte yanlıştır. Zevki bir meseledir kişiden kişiye değişir.
Bektâşî Tekkelerinde kültür gereği nutuklar “rübai”, “gazel”, “kaside”, “tahmis” şeklinde yazılmıştır. Dergâhlarda oturan postnişinler genellikle bilgi seviyeleri çok yüksekti. Saray erkânından, askerlerden, ulemadan pek çok insanın eski inanışlarını terk edip, Bektâşîlikten nasip aldıkları olmuştur. Aruz vezni ile nutuk yazma geleneği Bektâşî babaları arasında 20 – 30 sene öncesine kadar devam etmiştir. Fakat şu anda o lisanı anlayacak insanda kalmamıştır, belki bunun gereği de kalmamıştır. Meraklı olana çok zevk verdiği kesindir. 20. Yüzyıl Bektâşî şairlerinden Kazım Koca Baba erenlerin aruz vezni ile yazdığı bir nutkunu aşağıya kaydediyorum.

Hârabât ehliyiz bugün biz ibn-i vakt olduk
Yetiştik vahdet-i sırfa kamu envar ile dolduk
Tecelli eyledi didar, ne mazi var ne istikbal
Fenafillah olup hakkın cemâl-i pâkini bulduk


Gece Gündüz niyazım var Hüda’dan gafilim sanma
Gönül Kâbe imâmım Hak salât-ı daime uyduk
Harabat ehlinin Şahı bizi davet edip geldik
Çekip gülbengini Kâzım Ali’nin sofrasın kurduk

Harabat:dünyevi isteklerden kurtulmuş, İbn-i vakt: zamanın şartlarına uyan, Yetiştik vahdet-i sırfa kamu envar ile dolduk: Allahın birliğine ulaştığımız için nurlandık, gönlümüz aydınlandı, Tecelli: görünmek, Didar: Tanrının güzelliği, Mazi ve istikbal; Geçmiş ve gelecek, Fenafillah: Allah yöneldik, Dünyayı terk ettik, Cemal-i Pâk: Tanrının tertemiz güzelliği, Sâlat-ı daim: daimi namaz (meraic suresi 23.ayet)

Sonuç olarak; Alevîlik ile Bektâşîlik arasında şiir geleneği yönünden en önemli fark tasavvufi derinliktir. Köy geleneğinde bulunduğu yöre insanının anlayışına uygun olarak daha sade, kısa dizelerle inanışlar anlatılmaya çalışılmış, Bektâşîlik’te ise hitap ettiği kitle nedeni ile yer yer daha ağdalı bir lisan ve aruz vezni kullanılmıştır.

13. Yüzyıl ile 20.Yüzyıl Arasında Alevî – Bektâşî Şiiri Örnekleri:

Alevî-Bektâşîler İslâmiyeti tasavvufi bir bakış açısından yorumladıkları, algıladıkları için, şiirlerde neşe ve mutluluk hakimdir, karamsarlık görülmez. Ehl-i Beyt’e, Ali’ye, Hazreti Muhammed’e, evliyalara, aşırı sevgi ve bağlılığı, menkıbelerinin mısralarda yer verildiğine sıkça rastlarız.

Hacı Bektâş-ı Veli’nin Makalat, Fevaid gibi eserlerine baktığımızda görüşlerin ne kadar güzel bir şekilde yansıtıldığını gözlemleriz. Onun Makalât’ında aşk, insanın Allah’a ulaşmasında en önemli şeydir. Yunus Emre “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyor.
Alevî-Bektâşî şiirinin başlangıcı için tam tarih vermek doğru olmaz fakat genel düşünce Yunus Emre ile 13. yüzyılda başladığı yönündedir.

Benem ol aşk bahrisi,
Denizler hayran bana
Derya benim katremdir
Zerreler umman bana

Kaf dağı zerrem değil
Ay ü Güneş kul bana
Hak’tır aslım şek değil
Mürşittir Kur’an bana

Adem yaratılmadan
Can kalıba girmeden
Şeytan lânet olmadan
Arş idi seyran bana

Daha sonra en çok bilinenler Sait Emre 13.yüzyılda, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Seyyid Nesimi İmameddin (dersinin yüzülmesi 1404) 14. yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. Sait Emre şöyle demektedir

Bakuben ne görürüsün
Gözün açılmayınca
Kimseyi nebilesin
Sen seni bilmeyince

Abdal Musa Sultan ise,

Muhammed Ali’nin kıldığı dava
Yok meydanı değil, var meydanıdır
Muhammed kırklara niyaz eyledi
Ar meydanı değil, er meydanıdır

Abdal Musa Sultan gerçek er isen
Ali’yi sevene muhib yâr isen
Hak’kın didârını görem der isen
Urganı boynunda dar meydanıdır

Kaygusuz Abdal şathiye denilen vecd ve cezbe halinde söyledikleri şiirlere farklı bir örnektir.

Yücelerden yüce gördüm
Erbabsın sen koca Tanrı
Bu Allahlığı sen nereden
Satın aldın kaça Tanrı

Kıldan köprü yaptırmışsın
Gelip geşçsin kullar deyu
Hele biz beri duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

Kaygusuzem der buradan
Cümle mahlûku yaradan
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı

Seyyid Nesimi İmameddin aruz vezni ile yazdığı bir şiiri

Her nereye baktın ise anda sen Allah’ı gör
Kancaru kim azm kılsan “semme vechullah”’ı gör
Bu ikilik perdesinden geç hicabı ref kıl
Gel bu birlik vahdetinde bak bu resulullahı gör
Hacc-ı ekber kılmak istersen gel ey zâhid berü
Âşıkın kalbi içinde sen bu beytullahı gör


15. yüzyıl Alevî- Bektâşî edebiyatı bakımından önceki yüz yıllar kadar başarılı şairler yetişememiştir. Fakat Şeyh Bedreddin gibi büyük insanlar ”Varidat” gibi Bektâşî tasavvufu yönünden çok değerli eserler ortaya çıkmıştır. 16. yüzyıldan günümüze eserleri ulaşan şairlerin en önemlisi şunlardır: Balım Sultan, Hatâyî, Muhyiddin Abdal, Yemini, Süruri, Şâhi, Hayreti, Usuli, Fuzûli, Hayali, Sersem Ali Baba, Helâki, Pir Sultan Abdal, Virani Abdal, Seher Abdal, Sani, Kul Himmet, Hüsrev, Vahdeti (Bosnalı), Ruhi Bağdadi.

Balım Sultan’a ait elimizde şiirleri son derece azdır, buna rağmen günümüze ulaşan Bektâşî Erkânnamesi mevcuttur.

Benim sevdiceğim Ali’dir Ali
Ali’yi sevenler olmaz mı deli
Pirimin elinden içmişim dolu
Ali’yi seversen değme yarama

Benim yaralarım bağlıdır bağlı
Âşık-ı sâdıkın ciğeri dağlı
Balım Sultan Mürsel Baba’nın oğlu
Ali’yi seversen değme yarama
Hatâyî’nin nefeslerini “Hatâyî” veya “Şah Hatâyî” olarak söylemiştir. Daha sonra Yavuz Sultan Selime yenilince, oğlu El-Kas Mirza yeniçeri subayı olmuş “Can Hatâyî” mahlâsı ile şiirlerini yazmıştır.

Muhammed Ali’nin aldım elini
Hak deyüb tuttuğum elden ayrılmam
On iki İmam’ın tuttum yolunu
Hak deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam

Mürşid nefesi Hak nefesidir
Mürşid sözün tutmayanlar asidir
Mürşidin rızası hak rızasıdır
Hak deyüp tuttuğum yoldan ayrılmam

Şah Hatâyî Hak bil tuttuğum eli
Zahirde batında Hak gördü seni
Gerçek erenlerden aldım haberi
Hak deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Fuzûli denilince hemen akla “Saadete Ermişlerin Bahçesi” adlı eseri gelir. 16. Yüzyılda yaşamış Divan şairlerindendir. Kerbelâdaki Abdalan-ı Rum Dergâhının postnişini Abdül Mümin Baba’dan nasib almıştır. Ehli Beyt sevgisi dolu nutukları vardır. Bestelenmiş olan bir nutku aşağıdadır.

Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan
Muradımın şem’i yanmaz mı?

Gamın pinhan tutardım ben
Dediler yare kıl rûşen
Desem ol bivefa bilmem
İnanır mı inanmaz mı?

Fuzûli rindi şeydadır
Muhibb-i Âl-i Abadır
Sorun kim bu ne sevdadır
Bu sevdadan usanmaz mı?
Viranî Abdal 16. Yüzyılda yaşamış Hurufî neşesinde bir şairdir.

Baharın geldiğini neden bileyim
Gül dikende biter bülbül daldadır
Eyyübün teninde iki kurt kaldı
Biri ipek sarar biri baldadır

Şimdi ayn-i cemde didarı gördüm
Hünkâr meydanına yüzümü sürdüm
Cihanın goncecik güllerin dürdüm
Kudret zenburının balı nerdedir

Viranî’yim eder sırrı duyurma
Kılagör namazın kazaya koyma
Şu yalan dünyada hiç sağım deme
Tenim teneşirde sinem saldadır.

17. Yüzyılda en çok tanınan kişi Kazak Abdal’dır denilebilir. Ayrıca, Derviş Mehmed, Abdal, Ahu,Geda Musli, Kul Nesimi, Caferoğlu mahlâsları ile şiir yazmış olanlarıda görüyoruz.

Kazak Abdal 17. Yüzyılda yaşamış Bektâşî şairidir. Şiirlerinden bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur.
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermeğe dervişan beğenmez

Aslında, neslinde giymemiş hâre
İş gelmez elinden gitmez bir kâre
Sandığı gömleksiz duran mekkâre
Bedestana gelir kaftan beğenmez

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelse bir Türk kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez



18. yüzyılda yaşamış en çok bilinen şairlerden bazıları şunlardır: Şiri, Katib, Azbi (ölümü 1736 mezarı Şah Kulu dergâhı bahçesinde üzerinde “Elif” olan mezar)., Seyyid Haşim Baba (ölümü 1782 türbesi Üsküdar’dadır). Münire Bacı. 19. yüzyılda en çok bilinenler şunlardır: Agâhi Dede, (ölümü 1869), Ahmed Talibi İrşadi Baba, (ölümü)1883, Azbi Baba (ölümü 1835), Leskovikli Abidin Baba, Derdli (ölümü 1847 Bolu-Ankara asfaltı üzerinde mezarı bulunmaktadır) Mirâtî,. Perişan Dedebaba, Kemteri, Mehmed Ali Hilmi Dedebaba,(ölümü 1907 mezarı Gözcü Baba bahçesindedir), Genci Abdal, Derviş Tevfik, Harâbî. 20. Yüzyılda en tanınmış olan ozanlardan bazıları şunlardır: Münir Baba, Sami Rıfat, Ali Nutki Baba, Emine Beyza Bacı,Vahid Lütfi Salcı, Künci, Kâzım Baba, Yusuf Nizameddin Fâhir Ataer Baba, Şair Eşref, Filozof Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik, Doç Dr. Bedri Noyan, Turgut Koca, Adviye Koca, Zeki Onaran, Adil Ali Atalay, Aşık Veysel, Davut Sulari, Aşık Daimi.
Ruhi (Bağdadi)’nin aşağıdaki şiiri kaba sofuluğa bir eleştiridir.

Gör zâhidi kim sahib-i irşad olayım der
Dün mektebe vardı, bu gün üstad olayım der

Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Hatâyî, Virânî, Kul Himmet, Teslim Abdal mahlaslı deyişlere sıkça rastlamaktayız. Köylerde Alevî dedelerinin bulunduğu ortamda saz eşliğinde deyişler söylenir. Deyişleri zakir veya dede söyler, orada bulunanlar büyük bir zevk içinde dinlerler. Bektâşî tekkelerinde Bektâşî babasının nezaretinde genellikle Türk Sanat Müziği makamları ile nefesler söylenirdi. Nefesler ayin-i cem denilen muhabbet sofrasında (Ali sofrasında) mürşidin izni ile söylenir. Nefesler Ege ve Trakya’da çoğunlukla orada bulunanların tek tek söylemesi şeklinde olur. Hep birlikte söylendiği yerler varsa da azınlıktadır. Baba sofrada bulunan isteyen herkesin nefes söyleyip söylemediğine dikkat eder. Muhiplerden kendisine söyletilmemiş olan varsa üzülür. Dedelerin ve babaların sohbetinde İyi ahlâk ile ilgili güzel sözler, hadisler, ayetler, ders veren menkıbe şeklinde hikayeler söylenir. Sırası geldikçe konuşulan konu ile alâkalı şiirler ezberden söylenir. İnsan düşünce ve duygularının en güzel, en tesirli söylenmesi ancak şiirlerle mümkün olduğu için bu yöntem sıkça kullanılmıştır. Deyişlerin, nefeslerin, nutukların son kıtasına gelindiğinde mahlâstaki şahsa hürmeten sağ el kalbin üzerine götürülür onun ruhuna olan saygıyı belirterek, gönüllerde olduğu ifade edilir. Anadolu Alevîliğinin yaygın olduğu yerlerde Hatâyî, Pir Sultan, Kazak Abdal, Nesimi gibi mahlâsların geçtiği yerlerde sağ ellerini hafif yumruk gibi yaparak işaret parmağının ikinci boğumunu öperek niyazını belirtir. Bu hareketler onun yücelmiş olan ruhunun önünde saygı ile eğilmekten başka bir şey değildir.
Tasavvufta aşk, şarap, bâde, meyhane, puthane gibi sözler sıkça geçmektedir. Bu sözler pek çok insanın dikkatini çekmiş eleştirilere sebep olmuştur. Halbuki tasavvufa göre aşk; bütün canlılara yaratanın hatırı için bir gözle bakmak sevgi ile yaklaşmak, bade; hak kelâmının sohbeti, meyhane; tekke, dergâh, puthane; Dünya, madde âlemidir. Hak aşıkları dünya ve evrenin sırlarını, yaratılışın kaynağını araştırır tefekkür eder, Hak’ka ulaşmaya gayret eder, daha önce bu yoldan geçmiş olanların yolundan geçmeye çalışır. Bunun ancak bir mürşid terbiyesi ile mümkün olduğunu bilir. Pir Sultan Abdal bakın ne söylemiş.

Kapıya varmadan dibe geçilmez
Mürşid olmadan müşkül seçilmez
Çarşıya varmadan dükkan açılmaz
Bedestan ararsan şarın değildir

İkilikten geçmeyenin bir yüzü kara
Cihanda kendine bir mürşid ara
Eğer aşık isen gel gir katara
Aşık değil isen yerin değildir

Bakın erenlerden gelen doluya
Çaylak kar eylemez şahin avına
Pir Sultan’ım der çağır gelsin pirine
Gelip yetişmezse pirin değildir.
Gerçek bir tasavvuf ehlinin siyasetle işi olmaz. Çünkü siyasete bulaşan insanın her türlü yalan, iki yüzlülük, çıkarcılık, düzenbazlığa hazır olması gerekebilir. Tarihimiz ile ilgili aydınlanmamış pek çok şey vardır. Merhum İsmet Zeki Eyüboğlu “Alevî –Bektâşî şiiri inanç olarak düşünsel alanda bir başkaldırı ürünü diye anlaşılabilir; ancak bu konuda çok ölçülü, çok dengeli davranmak gerekir, olay saptırmaya çok elverişlidir. Pir Sultan Abdal’ın ya da onun adına düzenlenen birkaç koşuğun içeriğine bakarak bütün şiirlerini yönetime bir başkaldırı olarak anlamak çok yanlıştır. Ortada anlamsal bir başkaldırı varsa o da yönetime değil şeriat yanlılarının suçlamalarına karşıdır. Bu “başkaldırı” sözcüğünü toplumculuk anlayışına göre yorumlamak da yanıltıcıdır, kırsal kesim insanı günümüzde bile toplumculuk akımının bilincinde pek değildir.
Alevî-Bektâşî edebiyatında tembellik çalışmadan hazır beklemek gibi düşünceler yer almaz. Aksine üreten, ürettikçe paylaşan bir bakış açısına rastlarsınız.
Yunus Emre bu konu ile ilgili bakın ne söylemiş;

Çalış kazan ye yedir
Bir gönül ele getir
Yüz Kâbe’den yeğrektir
Bir gönül ziyareti

Bununla ilgili bir menkıbe de vardır. Horasanlı ile Bağdatlı karşılaşmışlar, selâmlaşıp sohbet etmeye başlayınca; Horasanlı sormuş
- “Erenler ne yaparsınız, gününüzü nasıl geçirirsiniz?” cevap vermiş,
-“Bulursak yeriz, bulmazsak şükrederiz”. Horasanlı cevap vermiş,
-“Sizin yaptığını bizim orada köpekler de yapar” Bağdatlı
-“Peki ya siz nasıl yaparsınız?”
-”Biz bulursak bölüşürüz, bulamazsak peşinde koşarız”

İşte menkıbelerde, şiirlerde hep paylaşım vardır. Bu paylaşımda Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri misafirperverlik kültürü ile İslâmiyet’in paylaşımcı düşüncesi birleşmiş Alevîlik-Bektâşîlik adı altında Anadolu’da gelişmiştir. Dolayısı ile düşünceleri şiirleşmiştir. İnsanların tarihteki yaşam şekillerini, ekonomik durumlarını, düşünce tarzlarını, bakış açılarını, şiirlerde, deyişlerde, nefeslerde çok rahatlıkla görebiliyoruz.

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde

Abdest alsan aldım demez
Namaz kılsan kıldım demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde

Ardıç ağacındandır kolu
Venedik’ten gelir teli
Be Allah’ın sersem kulu
Şeytan bunun neresinde

İçinde mi dışında mı?
Burgusunun başında mı?
Göğsünün nakışında mı?
Şeytan bunun neresinde?

Derdli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde

Şiirinde Dertli (1772-1845 Bolu) kırsal kesimin diliyle konuşmuş, son derece rahat anlaşılabilir şekilde yazılmıştır. Ayrıca Divan edebiyatı geleneğinde gazel türünde aruz vezni ile yazdığı şiirleri de vardır.

Vefasın görmedim ol şûha meftun olduğum kaldı
Düşüp sevdasına âlemde mahzûn olduğum kaldı
Görüp gözyaşıma rahmet etmedi devletlü sultanım
Döküb âb-ı sirişki dide –pür-hun olduğum kaldı
Cefâ vü cevrine râzı olurdum ben o dildârın
Ana vadettiğim can işte medyûn olduğum kaldı
Ümidim Derdli’yi derman idersin der ilim hâlâ
Senin şâhım derd-i efzûn olduğum kaldı.

Şûh: güzel, Meftûn: tutkun, Mahzun: hüzünlü, üzüntülü Âb-ı sirişk dide: gözyaşı pür-hûn: kan dolu Efzûn: çok, fazla Cefa vü cevr: sıkıntı çile Dildâr: sevgili maşuk Medyûn: borçlu

Ozanlar, aşıklar, dedeler, babalar genellikle bulunduğu ortamdaki insanların anlayış seviyesine ve zevklerine uygun şiirler nutuklar söylemişlerdir. On yedinci yüzyılda yaşamış olan ozanlarımızdan Kul Nesimi inançlarından dolayı ürkmediğini içinden geldiği şekilde düşüncelerini nutuklarına yansıttığını görüyoruz.

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyâya bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır

Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz
Kıl ü kal bilmeyiz iftâ bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı merdân gibi ulumuz vardır

Ey zâhit sûrete tapma Hakk’ı bul
Şâh-ı velâyete olmuşuz hep kul
Hakikat şehrinden geçer bize yol
Başka şey bilmeyiz Ali’miz vardır

Nesimi esrarı fâş etme sakın
Ne bilsen ham ervah likasın Hakk’ın
Hakk’ı bilmeyene Hak olmaz yakın
Bizim Hak katında elimiz vardır

Riya:iki yüzlülük İfta: fetva vermek Kıl ü kal: dedi kodu, boş söz Zâhit: kendini yalnız ibadete adayan kişi Suret: dış görünüş Lika: kavuşma

Selçuklular döneminde resmi dil Farsça idi. Bu nedenle saray ile halk arasında kopukluklar oluşmuştur. Karamanoğlu Mehmet bey çıkardığı fermanla her herde Türkçe konuşulmasını emreder. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektâş Veli gibi büyük şahsiyetler Türkçe’nin bu güne ulaşmasında çok önemli rol oynamışlardır. Osmanlıca ise, Arapça, Farsça ve Türkçe’den oluşan karma bir dil olarak konuşulmuş, dolayısı ile saray ve yüksek kültür düzeyindeki insanlar arasında yayılmıştı. Türkçe’nin de kırsal kesimde tutunduğunu görüyoruz. Günümüze Anadolu’dan bir köylünün “verdi” yerine “virdi”, “yok” yerine “yoh” “bana” yerine “bağa” demesini şehir kültürüne göre garip karşılarız belki ama;13.-14. yüzyılda yazılmış olan eserlere baktığımızda, onları okuduğumuzda, köylülerin konuşma şeklinin öz be öz Türkçe olduğunu görürüz.

Kaynakça

1- Erdoğan, Kutluay; “Alevî Bektâşî Gerçeği “ Alfa Yayınları 1993
2- Keçeli, Şakir; “Alevîlik, Bektâşîlik Açısından Din Kültürü”, Ardıç Yayınları 1996
3- Koca, Turgut; “Bektâşî veAlevî Şairleri” Maarif Kütüphanesi, 1990
4- Eyüboğlu, İsmet Zeki; “Alevî Bektâşî Edebiyatı”
5- “Pir Sultan Abdal”, Milliyet Yayınları, Cahit Öztelli 3 Baskı 1974
6- Koca. Turgut;“Pir Nefes Üstad”,Ankara 1985
5- Muhtelif ansiklopediler
6- Koçu,Reşat Ekrem; “Osmanlı Padişahları”, Nebioğlu Yayınevi
7- Koca, Şevki; “Mürg i Dil” Nazenin Yayıncılık, 1998
8- Altun. Doç. Dr. “Erman; Alevî Bektâşî Edebiyatına Genel Bakış” makalesi
9- Kur’an ı Kerim Mealleri
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye