Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
Mustafa Kemal ve muhalifleri

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> İnköy Genel Forum
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 7:54 am    Mesaj konusu: Mustafa Kemal ve muhalifleri Alıntıyla Cevap Gönder

Mustafa Kemal ve muhalifleri (1)

Mustafa Kemal, kendisine, 'İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz' diyen Halide Edip'e şu yanıtı verir: 'Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.' Bu öngörü doğru çıkar


Mustafa Kemal'i Milli Mücadele liderliğine taşıyan tarihsel koşulları bir yana bırakırsak, yüksek zekâsının ve hırslı kişiliğinin bu yükselişte önemli payı olduğu açıktır. Milli Mücadele'nin asker üyelerinden Fahrettin Altay'ın aktardığı bir hikâyeye bakılırsa, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) güçlü adamı Enver, Çanakkale Savaşları sırasında, "Siz Mustafa Kemal'i benim gibi tanımazsınız. Vakıa çok değerli, fakat o nisbette de haristir. Emin olun, şimdi liva yaparız. Kolordu kumandanlığı ister. Onu yaparız, ordu kumandanlığı ister. Ordu kumandanı yaparız, başkumandanlık ister. Ona da peki desek, yine kâfi görmez. Daha büyüğünü ister. Çünkü hırsına hudut yoktur. Bu sebeple, onu azar azar vererek gayet maharetle idare etmek, hoş tutmak lazımdır" demiştir.
Bu konuşma Mustafa Kemal'e aktarıldığında "Ben Enver'in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim" diyerek, hakkındaki yargıları adeta onayladığı bilinir. Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Yunus Nadi ile yaptığı bir sohbette, Mütareke döneminde Ahmet İzzet Paşa'nın oluşturacağı hükümette kendisine Harbiye Nazırlığı'nın verilmesi için çektiği telgraftan bahsederken "Kendisi bunu mansıp (rütbe, mevki) hırsı ile yorumlamış. Halbuki ben adamlarımızı biliyordum. Orada memlekette yapılacak hizmeti, en büyük salahiyetle ancak ben yapabilirdim. Eğer ben o kabinede bulunsaydım, işi daha İstanbul'un eşiğindeyken hallederdim..." diyerek, kendine olan aşırı güvenini anlatmıştır. Bu güven öylesine büyüktür ki, ileriki yıllarda, kendisine muhalefet eden herkesi teker teker saf dışı etmesinde hiçbir yanlışlık görmeyecektir.
'Emirlerin yerine getirilmesi'
Kendisine "İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz" diyen Halide Edip'e "Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz" diyen Mustafa Kemal'in öngörüsü doğru çıkmıştır.
Ancak, dava arkadaşlarının en büyük mücadelesi, onun liderliğini önlemek değil, diktatörlük eğilimlerini frenlemek yolunda oldu. "Onbaşı" diye hitap ettiği Halide Edip'e "Ben hiçbir eleştiri, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin yerine getirilmesi[ni istiyorum]" demesi ile Nutuk'ta, "Tarih, itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiştir ki, büyük meselelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir Reis'in vücudu lazımdır" demesi eylemlerinin ardındaki mantığı açıklar.
Fevzi Paşa sevgisi
Yine de 1919'da Samsun'a doğru yola çıkmasıyla, 1926'da İzmir Suikastı Davası arasında kalan yedi yıl içinde Milli Mücadele'ye birlikte başladığı arkadaşlarından ikisi dışında hepsini tasfiye etmesini anlamak pek kolay değildir. Bu iki kişiden biri olan Mareşal Fevzi Çakmak'a duyduğu sevgi hakikaten özeldir. Bazı araştırmacılar bunu Fevzi Paşa'nın siyasi hiçbir hırsı olmamasına bağlar. Paşa'nın isminin Osmanlıca'da 'kuzu' kelimesiyle benzer şekilde yazılmasından kalkarak yapılan 'Kuzu Paşa' esprisi bunu doğrular niteliktedir.
İkinci 'en çok sevdiği kişi' ise İsmet İnönü'dür. Falih Rıfkı'ya göre, Milli Mücadele'nin başında Anadolu'ya birlikte gitmeyi öneren Mustafa Kemal'e, 'yeni evlendim, beni biraz rahat bırak' diyen; 1920 yılı başında kısa süreliğine Anadolu'ya geçip hemen İstanbul'a dönen, en sonunda İngilizlerin çerçevesini çizdiği 'ya Malta, ya Anadolu' ikilemi yüzünden adeta harekete katılmak zorunda kalan İsmet İnönü'ye 6 Ağustos 1933'te çektiği bir telgrafta, "İsmet sen büyük adamsın. Hassas olduğun kadar his veren adamsın. Sen benim sözlerimi okurken gözlerin yaşarmış; ya ben seni okurken hıçkırıklarla ağladığımı söylersem, inanır mısın? Bu duygularımı sonradan değil, kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimde yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni!" demesi, bu sevginin şaşırtıcı boyutlarını gösterir.
Ama, Mustafa Kemal'in sevgisini kazanmayı başaramayan, ya da muhafaza edemeyen diğer kişilerin örneğin Cavit Bey, Küçük Talat, Dr. Nazım Bey ve Kara Kemal gibi İttihatçı yoldaşlarının; Milli Mücadele'ye birlikte başladığı Çerkes Ethem, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuad Cebesoy, Cafer Tayyar Eğilmez, Kazım Özalp, Ali İhsan Sabis Paşa, Rüştü Paşa, Mersinli Cemal Paşa gibi silah arkadaşlarının; Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar gibi entelektüel dostlarının, Rıza Nur, Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi siyasi şahsiyetlerin akıbeti hiç de iyi olmamıştır. Kimi görevden alınmış, kimi sürülmüş, kimi İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmış, kiminin siyasi hayatı ebediyen sona ermiş, kimi öldürülmüştür.
Bu yazı dizisinde, Mustafa Kemal'le muhalifleri arasında, kimi kişisel, kimi siyasal, kimi ideolojik nedenlere dayanan çatışmaların perde arkasına göz atmaya çalışacağız. Böyle mütevazı bir çalışmada, bugüne kadar genel kabul görmüş 'doğruları' tersyüz etmek gibi iddialı bir hedefin gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Sadece yeni sorular üretmeyi umuyoruz. Bu soruların yeni cevaplara neden olması ise, araştırmacıların olduğu kadar okuyucuların da çabasını gerektiriyor.
________________________________________

Büyük hayaller mi, gerçekçi hedefler mi?
Enver, geleceğin Gazneli Mahmut'u veya Cengiz'i olmak için Türkistan'a yürüyordu. Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu'da kurulacak bir ulus-devlete odaklanmıştı

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra, 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile İstanbul'u terk eden İttihat ve Terakki liderlerinden Talat, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal'e, 'Karakol' adlı bir örgüt kurmalarını ve Anadolu'da mücadeleye devam etmelerini önermişti. Enver ise Teşkilat-ı Mahsusa'nın isminin, 'Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı' olarak değiştirilerek eski faaliyetlerine devam etmesini istedi. Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Karakol tarafından gönderildiğini, ancak daha Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) sırasında Karakol'un faaliyetlerine karşı çıktığını biliyoruz. Karakol'un liderlerinden bir bölümünün, 16 Mart 1920'de işgal edilmesi sırasında tutuklanmasıyla örgüt iyice zayıflayacak ve Mustafa Kemal İTC vesayetinden biraz daha kurtulacaktı.
Ülkeyi terk ederken bile ayrı örgütler kurmayı düşünen İTC liderlerinin ilişkileri, sürgün yıllarında da iyi olmadı. Bazen aynı şehirde oturdukları halde aylarca görüşemeyen liderler, daha çok mektupla temas kurdular. Birçoğu Hüseyin Cahit (Yalçın), Cemal Kutay ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayımlanan bu mektuplarda sürgünde yaşamanın zorlukları hissedilirken, kullanılan dilin duygusallık, kırgınlık, umut, öfke gibi değişik duygular arasında gidip gelmesi, parasal ve ailevi meselelerin sıkça siyasi meselelerin önüne geçmesi gibi hususlar dikkati çeker.
Stratejik farklılıklar
İkili, Mustafa Kemal'le yazışma işini Talat'a bırakmıştır. Cavit Bey, anılarında, Talat'ın 'Sarı Paşa' dediği Mustafa Kemal'e, hareketin başı edasıyla yolladığı mektuplara, o sırada yeterince güçlü olmadığı için, uzun cevaplar vermek zorunda kalan Mustafa Kemal'in, "Biz çabalıyoruz, Berlin'deki[ler] bizim yaptıklarımızı kendilerine mal ediyorlar" diye şikâyet ettiğini yazar. Talat, önce Anadolu hareketini desteklemeyi, Anadolu'da başarı kazanıldıktan sonra bir siyasi parti kurarak iktidarı kontrol etmeyi planlarken, Enver, Anadolu hareketinin derhal başına geçmeyi ve ardından Asya içlerine yayılacak bir imparatorluk kurmayı hayal ediyordu. Ancak mektuplara bakılırsa, Talat'ın önerdiği strateji de Pan-İslamist ve Pan-Türkist boyutlar taşıyordu.
Hem İngilizleri hem de Rusya'yı karşısına alacağı belli olan bu stratejide, Talat, İngilizlere karşı Rusya'nın desteğinden medet umuyordu, ancak Rusya'nın desteğini nasıl sağlayacağı konusunda gerçekçi bir açıklaması yoktu. Talat'ın ikinci planı Araplar ve Türkler bağımsızlıklarını elde ettikten sonra Avusturya-Macaristan örneğine benzeyen 'federatif İslam devleti' kurmaktı. 1. Dünya Savaşı'na girerken kendine Mısır krallığını seçen Cemal, Afganistan ve Hindistan'da İngilizler'e karşı bir İslam ihtilali yapmak için Rusların desteğini sağlamaya çalışırken, Enver, İngilizlerin icazetiyle, geleceğin Gazneli Mahmut'u veya Cengiz Han'ı olmak için Türkistan'a doğru yürüyordu.
Rusya'yla ilişki
Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu'da kurulacak bir Türk ulus devletine odaklanmıştı. Gerçi Mustafa Kemal de Rusya'nın silah ve para desteğine güveniyordu. Hatta, Kazım Karabekir'in iddia ettiği gibi bu uğurda, 'Bolşevik prensipleri' kabul etmeyi bile düşünmüştü. Ancak askeri başarılar geldikçe, bu planı uygulamasına gerek kalmadı.
Nitekim, Ocak 1921'de, önce ülkedeki sol muhalefeti tasfiye etti, ardından Moskova'ya, "Anadolu Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına hiçbir suretle mezun olmadıklarının Enver, Talat ve Cemal paşalara tebliği" konulu bir mektup yolladı. Mustafa Kemal, Talat-Enver ikilisi ile arasındaki farkı, TBMM'de 1 Aralık 1921'de yaptığı konuşmada şöyle koydu: "Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar görünen sahtekâr insanlar değiliz. Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislâmizm yapmadık. Belki 'yapıyoruz, yapacağız' dedik. Düşmanlar da 'yaptırmamak için bir an evvel öldürelim' dediler. Panturanizm yapmadık. 'Yaparız, yapıyoruz' dedik ve yine 'öldürelim' dediler. (.) Bütün dava bundan ibarettir. (.) Haddimizi bilelim!"
Berlin ve Türkistan
'Haddini bilen' Mustafa Kemal ülkede olmanın avantajıyla ipleri yavaş yavaş elinde toplarken, sürgünde onun bunun himmetiyle hareket etmeye çalışan Talat, 15 Mart 1921'de Berlin'de bir Ermeni tarafından; Cemal, 21 Temmuz 1922'de Tiflis'te Rus veya İngiliz istihbaratı için çalışan Ermeni veya Gürcü eylemciler tarafından; Enver ise 4 Ağustos 1922'de Türkistan'da Kızıl Ordu tarafından öldürüldüler. Mustafa Kemal, dikkatini içerideki muhaliflerine vermeye başladı. Sonuçta Mustafa Kemal'in 'gerçekçi' politikaları uygulandı. Bazı tarihçiler Rusya'nın Enver'i Mustafa Kemal'i kontrol etmek için kullandığını söylerken, bazı tarihçiler ise, Mustafa Kemal'in hiç de imkânsız olmadığı halde Musul'u bile bırakmasıyla sonuçlanan gerçekçiliğinin, İttihatçı önderlere duyduğu kişisel antipatiyle çizilmiş dar görüşlülük sınırında gezindiğini söylerler. Onlara öre, Enver'in ütopik planlarının aslında İngilizleri ve Rusları, Mustafa Kemal'in 'gerçekçi' planına razı etmekte önemli bir rol oynamıştır. Kazım Karabekir de, farklı yollardan, benzer iddialarda bulunur.
________________________________________

Mustafa Kemal-Enver çekişmesi
Enver Paşa, Harbiye Nazırı Vekili'yken Naciye Sultan'la evlendi. Sabiha Sultan'sa Mustafa Kemal'in evlenme talebini geri çevirmişti.
Mustafa Kemal'in bildiğimiz ilk muhalifi Enver'dir. Hırslı kişiliğine rağmen II. Meşrutiyet'in önderliğini Enver'e kaptıran Mustafa Kemal, 31 Mart Olayı'ndan sonra askerlerin siyasete karışmaması yolundaki tavsiyesi ile Enver'i kızdırınca, kendisine Trablusgarp yolu görünmüştü.
Balkan savaşları
Balkan Savaşları sırasında düşman, Edirne önlerinde boy gösterince, Mustafa Kemal İstanbul'a döndü ama Edirne'nin düşmana bırakılmasını önlemek için Mustafa Kemal'in itirazına rağmen Babıali Baskını'nı yapan ve bir süre sonra Edirne'nin geri alınmasıyla stratejisinin doğru olduğu anlaşılan Enver'in yıldızı tekrar parlayıp Harbiye Nazırı olduğunda, ilk işi, Edirne'ye ilk giren birliklerin başında bulunduğu için kıskandığı Mustafa Kemal'i pasif Sofya Askeri Ataşeliği'ne göndermek oldu.
Bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı'na talip olan Mustafa Kemal'e itiraz yine Enver'den geldi. Mustafa Kemal'in şansı ancak Sarıkamış faciasından sonra döndü, fakat Enver, Çanakkale ziyaretinde, Anafartalar'daki başarısından sonra bile Mustafa Kemal'in grubuna uğramadı.
Bu çekişmeye bir de, Mustafa Kemal'in Enver Paşa gibi padişah damadı olmak için Vahidettin'in kızı Sabiha Sultan'a talip olması, ancak reddedilmesinin yarattığı burukluğu eklersek, ikili arasındaki çekişmenin hiç de sıradan olmadığını tahmin edebiliriz.

AYŞE HÜR
Radikal Gazetesi

Tarih: 18.02.2007
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Fidan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 49

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 7:56 am    Mesaj konusu: Ethem Bey: Kahraman mı, hain mi Alıntıyla Cevap Gönder

Ethem Bey: Kahraman mı, hain mi?

Çerkes Ethem hakkında 'milli kahraman'dan 'vatan haini'ne varan birbirine zıt çok sayıda değerlendirme yapılır. Kendisi, 'Belki çok hatalarım oldu, fakat asla vatan haini olmadım' demişti...

Tarihimizin her açıdan karanlıkta kalmış bir döneminin belki de en karanlık figürlerinden biridir 'Çerkes' Ethem Bey. Mustafa Kemal'e, Yunus Nadi'ye ve Nâzım Hikmet'e göre 'vatan haini'dir. Cemal Kutay'a göre 'büyük Turancı', 'milli kahraman'; Doğan Avcıoğlu'na göre 'başıbozuk', 'çeteci'; Bolşeviklere göre "Kemalistlerin solun içine yerleştirdiği provokatör"; İngilizlere göre 'Alman ajanı', Almanlara göre 'Antant ajanı'dır. Kendisi ise "Belki çok hatalarım oldu; fakat asla vatan haini olmadım" demişti. Üstelik bu tanımlardan hangisinin doğru olduğuna bugün de karar verilemedi. Peki, Milli Mücadele'ye katıldığı 1919 yılından Yunanlılara sığındığı 1921 yılına kadarki dönemde ne olmuştu ki, Ethem Bey böylesine tartışmalı bir figür haline geldi?
Kafkasya'dan göç eden Çerkes boylarından Adigelerin, Şapsığ Oymağı'nın Dipşov Ailesi'nden gelen Ethem Bey, 1886'da bugün Balıkesir'e bağlı olan Emreköy'de doğdu. Ziraat ve değirmencilikle geçinen ailenin beş oğlunun en küçüğüydü. İki ağabeyi Rum çetecilerle savaşırken ölmüş, Reşit ve Tevfik beylerse Askeri Okul'dan mezun olmuştu. 19 yaşında evden kaçıp İstanbul'a gelen Ethem, Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebi'nden mezun olduktan sonra Bulgar cephesinde savaştı. 1. Dünya Savaşı sırasında, daha önce babasının da üye olduğu İTF'ye ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katıldı. Kardeşi Reşit'le kendisini Milli Mücadele'ye davet eden kişinin yine Çerkes asıllı Rauf (Orbay) Bey'e bağlı görev yapan Bekir Sami Bey olduğu sanılır.


'Düzenli' güç yokluğu
Ankara'ya karşı isyanların bastırılmasında önemli rol oynayan Çerkes Ethem (Atatürk'ün solunda) hizmetleri için Mustafa Kemal'den bir tebrik telgrafı da almıştı.
Ethem Bey, hapishanelerden salıverdiği suçluların ağırlığını oluşturduğu 3-4 bin kişilik birliğiyle Salihli Cephesi'ni kurduğunda, ortada Ege'yi işgal eden Yunan kuvvetleriyle savaşacak düzenli ordu diye bir şey yoktu. Dahası yıllardır süren savaşların verdiği büyük bıkkınlık yüzünden sayıları 300 bine ulaşan asker kaçakları ciddi bir sorun haline gelmişti. Nitekim Meclis tarafından, 'Kuvva-i Seyyare ve Kuvva-yı Tedibiye Umum Kumandanı' ilan edilen Ethem Bey'in birlikleri Bolu, Adapazarı, Düzce ve Anzavur Ahmet ayaklanmalarını bastırdıktan sonra Mustafa Kemal, 2 Mayıs 1920'de Ali Fuad Paşa aracılığı ile çektiği telgrafta, "Başarıları ve hizmetleri kurtuluş tarihimizde en parlak satırları işgal edecektir" diyerek ondan övgüyle bahsetti, Meclis'teki bazı mebuslar kendisine 'Ümid-i Halas' (Kurtuluş Ümidi), 'Münci-i Millet' (Milletin Kurtarıcısı), 'Kahraman-ı Millet' diye övgüler düzdü.
Ankara hesabına yazılacak tek bir başarının olmadığı o karanlık günlerde, Ethem Bey Yozgat'ta patlak veren Çapanoğlu İsyanı'nı bastırması için davet yapıldığında Meclis'e hitap ederek, "...Orta Anadolu'da ve bir köşede hiçbir ecnebi ve İstanbul Hükümeti ile irtibatı kalmayan Yozgat İsyanı'nı söndürmekten acizsiniz. Anladığım şudur ki, bidayetten beri hâlâ vaziyeti kavrayamadınız ve yahut da şahsi ve daha ehemmiyetsiz şeylerle meşgul oluyorsunuz. Ve belki de (.) tamimler, tebliğler, konferanslarla her şey olup bitiverecek sandınız ve aldandınız, af buyurunuz. Bu serzenişten muradım, bu gafletler tekerrür etmesin temenniyatına mebnidir. Ben bu kalan isyan meselesini emriniz üzerine uhdeme alıyorum. Ve sizleri bu gaileden kurdaracağımı ümit ediyorum" diye böbürlenmekten kendini alamadı.
Mustafa Kemal'in kutlaması
Meclis'in 'Ethemci' olduğunu bilen Mustafa Kemal bu sözleri sineye çekmiş, hatta Ethem Bey isyanı bastırıp Ankara'yı büyük bir beladan kurtardıktan sonra, kendisine, "Bütün kalbimle zatıalilerinizi ve kahraman savaş arkadaşlarınızı kutlarım" şeklinde bir telgraf yollamıştı, ama artık Milli Mücadele'nin liderliğini Ethem Bey'e kaptırdığının farkındaydı. Bu yüzden, Ethem Bey, isyanda kusurlu gördüğü Ankara Valisi Yahya Bey ve Refet (Bele) Bey'in, cezalandırılmak üzere Yozgat'a gönderilmesini istediğinde, bu talebe 'hayır' dedi. Bu tavra sinirlenip, "Ankara'ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanı'nı Meclis önünde asacağım" dediği rivayet olunan Ethem Bey'in, Yozgat dönüşü, Sovyet Rusya'nın gözüne girmek için Mustafa Kemal tarafından eski İttihatçılara kurdurulan 'İslamcı-bolşevik' Yeşil Ordu Cemiyeti ile temasa geçmesi ise alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Mustafa Kemal ilk iş olarak Yeşil Ordu Cemiyeti'nin kapatılmasını emretti.
Nasihat heyeti
Sıra askeri başarıların sorgulanmasına gelmişti. 24 Ekim 1920'de, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın emrindeki iki piyade tümeni ve Ethem Bey'in Kuva-yı Seyyâresi, Ankara'nın itirazlarına rağmen, Gediz'de konuşlanmış olan Yunan tümenine bir baskın yaptı. Baskın, Ethem Bey'e göre 'başarılı', Ankara'ya göre 'başarısız' idi. Daha sonradan, o sırada Ertuğrul Grubu Kumandanı olan Kazım (Özalp) Bey, her iki tarafın da aynı zamanda geri çekildiğini, yani ortada ne yenilgi ne de yengi olduğunu söyledi. Ne var ki Ankara'nın yorumu belirleyici olduğundan Ali Fuad Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi, yerine Ethem Bey'in hiç sevmediği Albay İsmet Bey getirildi. Sonunun yaklaştığını hisseden Ethem Bey, önce İsmet Paşa'nın karargahına silahlı baskın düzenledi. Ardından, Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Yusuf İzzet Paşa'yla buluşma bahanesiyle kendisini Bilecik'te öldürtmeye teşebbüs ettiğini ileri sürerek Kütahya'ya geçti.
Bundan sonrası çok açık değildir. Ethem Bey, 9 Aralık 1920'de, Mustafa Kemal'e, "Paşam, hayatınız ve mevkiiniz bendenizce son dereceye kadar mukaddesattan sayılır.(.) İnsan hatasız olmak, ikaz etsinler. Ben, memleketin selameti için amir kabul ettiğimin değil, en aciz mensupların bile mütalaasına müracaat ediyorum" demiş, fakat kendisiyle görüşmek üzere Meclis tarafından gönderilen Nasihat Heyeti'nin iyimser raporlarına rağmen, Mustafa Kemal, 27 Aralık 1920'de, meselenin 'kuvvet yoluyla hallolması' için Batı ve Güney Cephesi komutanlarına birer telgraf çekmiştir.
Meclis zabıtlarına bakılırsa, Ethem Bey, bu telgraftan iki gün sonra, yani 29 Aralık'ta Meclis'e ağır bir telgraf çekti.
'Hain' ilanı
Mustafa Kemal Meclis'te öfkeyle telgrafı okuduktan sonra milletvekilleri arasında ateşli bir tartışma başladı ve iki gün sonra iki oy farkla Ethem Bey 'hain' ilan edildi. Burada ilginç olan nokta, Meclis zabıtlarında sadece 'telgraf okundu' ibaresinin olması, buna karşın metnin olmamasıdır. Bu konu önemlidir çünkü, Ethem'in hangi ifadelerinin 'vatan haini' ilan edilmesine neden olduğu bilinmemektedir. Zabıtta yer almayan bu metin, ilk kez 1955 yılında Yunus Nadi tarafından bastırılan "Çerkes Ethem Kuvvetlerinin İhaneti" adlı broşürde boy gösterir. Buna göre telgraftaki en ağır itham "Ankara'da toplanan Meclis'in ne şekilde toplandığını tabii hepimiz biliyoruz. İlk icraatı da bu fakir milletin sırtından kendilerine senede üçyüz bin küsur lira tahsisat yapmaları olmuştur ki, senede içlerinde yüz lirayı bir arada gören pek azdır. Şimdi bol bol dalkavuklukla meşguldürler" ifadesidir.
Bu tarihten sonra taraflar arasında başka telgraflar gidip gelir. Bunlardan 2 Ocak 1921 tarihinde İsmet Paşa'ya yazılan ve "Baki ilk selam" diye biten telgrafta Ethem Bey, "köprüyü geçinceye kadar öyle olsun diyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki köprünün binde birine ulaşmamışsınızdır. Ah içleri fesat dolu yurtseverler, zavallı Millet Meclisi, sizin askeri sahte ünlerinizi anlamış değil.(.) Tarih bana az, size çok lanet edecektir" demektedir.
________________________________________

Yunanlılara gitmeden önceki tereddüt
Kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra Ethem Bey bir süre bekledi, 1. İnönü Muharabesi'nden sonra 64 adamıyla Yunanlılara sığındı
İsmet Paşa, Ethem Bey'in hoşlanmadığı komutanlardandı. Ethem Bey'in Yunanlılara sığınmasının arkasında, ikili arasındaki gerginliğin payı büyüktü.
İsmet Bey'in "son selam" diye biten olumsuz mektubu üzerine, adeta isyan etmek zorunda kalan Ethem Bey, 3 Ocak'ta Yunanlılarla temasa geçer. Ethem Bey'in emrinde o sırada emrinde 2000 kadar milis vardır. Kendisini teslim almak için gönderilen 11. Tümen'in iki alayı ile 61. Tümen'in toplam mevcudu ise yaklaşık 13 bin kişidir.
Bu güç dengesizliğine rağmen, daha önce gözü kara davranışları ile tanınan Ethem Bey'in savaşmayı göze alamamasını yorgun ve hasta olmasına bağlamak mümkün. Adamlarına düzenli orduya teslim olmak; dağa çıkmak ve Yunanlılara sığınmak şeklinde üç seçenek sunan Ethem Bey'in kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra, kararından vazgeçerek, 300 kişilik birliği ile süre Manyas, Sındırgı, Susurluk civarında dolaşması, durumu içine sindiremediğini gösterir. Ancak, İsmet Bey'e soyadını kazandıran I. İnönü Muharebesi'nin kazanılmasından sonra Ankara'nın elinin güçlendiğini görünce, 27 Ocak'ta, 64 adamı ile Yunanlılara teslim olmak zorunda kalır.
Hikâyenin anlamı
Bu hikâye ne anlama gelmektedir? Düşmana teslim olmak gibi aşağılayıcı bir eylemde bulunduğu için kendisini 'hain' olarak görenlerle, adeta isyana zorlandığını düşünerek 'çaresiz bir kahraman' muamelesi yapanları anlamak mümkündür. Ancak bu tür öznel değerlendirmeleri bir yana bırakırsak, hem Ethem Bey ve benzeri çetecilerin Milli Mücadele'nin mali gücünü sağlayan servet sahibi yerel eşraf ve tüccarlardan zorla haraç alması gibi eylemlerin, henüz yeni palazlanan 'milli burjuvaziyi' korkutmuş olduğunu, hem de 21 Şubat-12 Mart 1921'de Londra'da toplanan konferans masasında yer almak isteyen Ankara'nın, Batılı güçlerin güvenini sağlamak için, Milli Mücadele'nin 'Bolşevik olduğu' yolundaki kuşkuları gidermek ihtiyacında olduğunu düşünebiliriz. Nitekim, Ethem Bey'in tasfiyesi ile birlikte Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Mustafa Kemal tarafından kurdurulan 'resmi' Komünist Partisi gibi sol oluşumlar kendini feshederken, bu talimatı dinlemeyen Yeşil Ordu Cemiyeti mensupları İstiklal Mahkemesi tarafından çeşitli cezalara çarptırıldı. Sonuç olarak, düzenli ordunun desteği ile merkezi elinde tutan kesimler, çetecilikle merkezi ele geçirmeye çalışan ve bir bölümü düpedüz 'İttihatçı', bir bölümü ise 'İslamcı-solcu' nitelikteki çevresel güçleri tasfiye etti. Bu çatışmanın ikinci katmanını Balkan kökenli İttihatçılar'la Çerkes kökenli İttihatçılar'ın mücadelesinin oluşturduğunu ileri sürenler, ayrıca İnönü'nün kişesel olarak belirleyici olduğunu düşünenler de vardır.
________________________________________

Çerkes Ethem'in sürgün yılları
27 Ocak 1921'de Yunanlılara teslim olduktan sonra İzmir'de hastaneye yatırılan Ethem Bey, oradan 19 ay kalacağı Atina'ya, ardından da Berlin'e götürüldü. Frankfurt yakınlarındaki Könisgstein kasabasındaki sanatoryumda bir süre kaldıktan sonra bilinmeyen bir tarihte Bağdat'a geçti. Cumhuriyet'in 10. yılında kendisinin de arasında olduğu 150'likler için çıkarılan genel aftan kardeşleri yararlandı, ama kendisi dönmedi. Ürdün'ün başkenti Amman'da, tek odalı kerpiç bir evde, hasta, yalnız ve yoksul biri olarak, sürekli ölüm korkusu içinde yaşadı. 21 Eylül 1948'de öldü ve Amman'daki Kabartay Mezarlığı'na gömüldü.
Sürgün yıllarında, Yunanlıların uçaklarla Türk ordusuna dağıttığı bildirilerden birine imzasını attığı iddiası dışında aktif bir Yunan destekçiliğinden söz edilmedi. Yabancı arşiv belgelerine göre, sürgün yıllarında Yunan veya İngiliz makamları tarafından itibar görmediği ve maaşa bağlanmadığı gibi, her zaman kuşkulanılan biriydi.
Nutuk'ta bile kendisinden 'Çerkes' diye söz edilmediği halde resmi tarihte 'Çerkes' diye anılmasını 'hayatında maruz kaldığı en büyük haksızlıklardan biri' olarak nitelediği söylenir. Gerçekten de, her ne kadar birliklerinde çok sayıda Çerkes kökenli milis varsa da, mücadelesinde hiçbir zaman etnik kökenini öne çıkarmamıştır. Hatta, Çerkes asıllı olan Anzavur Ahmet'in isyanını o kadar kanlı biçimde bastırmıştır ki, bu olayın Çerkes toplumu üzerindeki yıkıcı etkisi hâlâ sürer. 1947'de yazdığı "Gerçeklere Doğru Uyarı İçin Şiddetli Bir Haykırış" adlı risalede, olayları kendi açısından anlatırken, Mustafa Kemal için 'Neron', 'Mustafa Deccal' gibi ağır ifadeler kullanır ve Anzavur meselesinde kendisini yanıltanın kardeşi Reşit Bey olduğunu iddia eder.


AYŞE HÜR
Radikal Gazetesi
19/02/2007
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger
Fidan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 49

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 7:57 am    Mesaj konusu: Sırf 'muhalefet için muhalefet' mi? Alıntıyla Cevap Gönder

Sırf 'muhalefet için muhalefet' mi?

Resmi tarih yazımında, Birinci Grup 'devrimci, ilerici, laik, cumhuriyetçi', İkinci Grup, 'gerici, şeriatçı, saltanat yanlısı' diye değerlendirilir. Oysa o dönemde, Mustafa Kemal dahil herkes 'saltanatçı' ve 'hilafetçi' sayılabilirdi


'Çerkes' Ethem meselesinin hallinden sonra dikkatini Meclis içindeki çatışmalara çeviren Mustafa Kemal, il ve sancaklara bir tamim gönderdi ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin (A-RMHC) merkez heyetinin üyelerini sordu. Asıl amacı, 10 Mayıs 1921'de A-RMCH adında bir grup kurunca anlaşıldı. (İlk oturumda sekreterliği, ileride Mustafa Kemal'in amansız düşmanı olacak Lazistan Mebusu Ziya Hurşit yapmıştı.) Bu grup sonradan Birinci Grup diye anıldı.
Bazı kaynaklara göre 133, bazılarına göre 202 üyesi olan bu grup, kâğıt üstünde 437 üyesi olan, ama en fazla 365 kişinin katıldığı Meclis'i başından itibaren kontrol etti. (Toplantı yeter sayısı 160 kabul edildiğine bakılırsa, üye sayısı 320 sayılıyordu) Mustafa Kemal'in grubuna girmeyenler, Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) ve eski Meclis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif'in etrafında '2. Müdafaai Hukuk Grubu' adıyla toplanmaya başladı. Bazı kaynaklara göre 63, bazılarına göre 90 kişiden oluşan ekibe sonradan 'İkinci Grup' denildi.

Milli Mücadele'nin kalbi görevini yürüten Türkiye Büyük Millet Meclisi, kuruluşundan itibaren sert mücadelelere sahne oldu.

Ayrımlar
Resmi tarih yazımında 1. Grup 'devrimci, ilerici, laik, cumhuriyetçi', 2. Grup 'gerici, dinci, şeriatçı, saltanat ve halifelik yanlısı' diye değerlendirilir. Saltanat'ın 1 Kasım 1922'de 2. Grup'un desteğiyle kaldırılması bir yana, o dönemde, Mustafa Kemal dahil herkes 'saltanatçı' ve 'hilafetçi' sayılabilirdi. Çünkü, 23 Nisan 1920'de açılan Meclis'in aldığı ilk kararlarda saltanat ve hilafetin kurtarılması vurgulanırken, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda, 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu ve Mebus Andı'nda, 18 Eylül 1920 tarihli Halkçılık Programı'nda, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasi Kanunu'nda (Anayasa), nihayet Mustafa Kemal'in pek çok telgraf ve konuşmasında, Saltanat ve Hilafet Makamı'nın kurtarılması ve korunmasından söz ediliyordu.
Nitekim Mustafa Kemal, Ocak 1923'te İzmit'te İstanbullu gazetecilere, "Hakikatte aramızda bir prensip itilafı yok (.) sırf menfaat ve hissi şeylerden doğma bir şeydir" derken, 1927'de yazdığı Nutuk'ta da grubu şiddetle eleştirse de, bu tanımları kullanmadı. Anlaşılan ileriki yıllarda, Milli Mücadele'nin başında, İslamcı ve Saltanatçı çevrelerle kurulan zorunlu ittifakların ideolojik yükünden kurtulmak gerektiğinde, İkinci Grup 'günah keçisi' olarak kullanılmıştı.
Yakup Kadri bir yazısında, "2. Grubu temsil eden kimseler arasında fikir ve his birliği yoktur, bunlar yalnız 'muhalefet' etmekte birleşiyor" der. Ancak durum söylendiği gibi değildir. Örneğin bugün liberal çevrelerde 'Türkiye'nin Danton'u', 'Türkiye'nin ilk demokratı' olarak övülen 2. Grub'un lideri Hüseyin Avni Bey, "BMM idaresi bugün bir takım müstebit kumandanların, valilerin elindedir. Zihniyet değişmiyor, yalnız sandalye değişiyor" derken veya İstiklâl Mahkemeleri'ni savunmak için "Cepheler kan ağlarken bunlara da ne oluyor" diye soranlara "İhtilalin de bir hukuku vardır. Hüner, isyan ettirmemektir. Kanun hâkim olmalı. Şahısları hâkimiyeti payidar olamaz. Cepheleri tutacak olan kanundur, adalettir!" diye cevap verirken, Yakup Kadri'nin iddia ettiği gibi sırf 'muhalefet yapmak için muhalefet yapıyor' değildi.
Eylemleri incelendiğinde iktidarı hedeflemediği anlaşılan İkinci Grup'un hassas olduğu konuların başında 'kişi tahakkümünü önlemek' geliyordu. 2 Mayıs 1920 tarihli dört maddelik bir kanunla meclis hükümeti sistemi dolayısıyla yasama ve yürütmenin birliği ilkesi kabul edilmiş, 11 Eylül 1920 tarihli İstiklal Mahkemeleri Kanunu ile buna yasama yetkisi de katılınca tam olarak 'kuvvetler birliği' sistemi uygulamaya geçmişti.
Bunlar ve 1921 Anayasası sayesinde, Mustafa Kemal hukuken hem Meclis'in, hem hükümetin hem de Ordu'nun başı iken, fiilen de devletin başı idi. Tek kişiye verilen bu olağanüstü yetkilere ilaveten, seçimlerin iki dereceli olması ve Meclis'in çalışma usullerine ilişkin bir kanunun olmaması, rejim tartışmalarını kaçınılmaz kılıyordu. Grup, bir nevi diktatörlük olarak tarif ettiği bu durumu önlemek için, meclis başkanlığı ile hükümet başkanlığının tek elde toplanmasını ve Meclis Başkanı'nın bakan seçimlerinde aday göstermesini önledi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda değişiklik yapılarak, Saltanat'ın kaldırılmasına sözle ya da yazıyla karşı çıkanların, 'vatana ihanet'ten cezalandırılmasına itiraz ise 'insanlığın fikrine, düşüncesine pranga vurulamayacağı' gerekçesini taşıyordu. Yine, 'hukukun üstünlüğü' ilkesi uyarınca, İstiklal Mahkemeleri'ne sınırsız yetkiler verilmesine karşı çıkan İkinci Grup mahkemelerin Meclis denetimine alınmasını sağladı.
Gruba yönelik bir başka suçlama, Mustafa Kemal'in, Sakarya Meydan Muharebesi (Ağustos-Eylül 1922) öncesinde Başkumandanlık makamına getirilmesine karşı çıktıkları yolundadır. Ancak bu iddia doğru değildir. Grubun itiraz ettiği konu, Başkumandanlık Kanunu ile Başkumandan'a, üçüncü kez, 'Meclis yetkilerini kullanma hakkı' verilmesi idi.
Bunun nedeni de, söz konusu tarihte, taarruz hazırlıklarının çok uzaması ve bu durumun daha ne kadar süreceğinin belli olmamasıydı. İkinci Grup, Başkumandan'ın belirsiz bir süre için tek karar verici olmasını, diktatörlük rejimi olarak görüyor, bunun Anayasa'daki 'milli egemenlik' kavramı ile bağdaşmadığını düşünüyordu. Ancak, sonuçta Mustafa Kemal'in ağırlığını koymasıyla, Başkumandanlık Kanunu üç ay kısıtlaması olmadan onaylandı, İkinci Grup hedefine ulaşamadı.
İkinci Grup'un tasfiyesi ve Ali Şükrü Bey
İkinci Grup, Lozan görüşmelerine gidecek delegeleri hükümetin değil de Meclis'in seçmesinde ısrar etti, sonuç alamadı. Musul'un anlaşma dışında bırakılmasına da karşıydılar. Bu engeller, başarılarını uluslararası arenada tescillemek isteyen Mustafa Kemal'in hoşuna gitmedi. İsmet Paşa'nın aktardığına göre Mustafa Kemal, 1921 sonu ve 1922 Martı'nda, yani iki kez Meclis'i kapatmayı düşünmüş, İnönü'nün telkinleriyle vazgeçmişti. Ancak, sahibi olduğu Tan gazetesinde Hilafet yanlısı yayınlar yapan ve Lozan görüşmelerine diplomat olmayan İsmet Bey'in katılması konusunda Mustafa Kemal'le ters düşen 2. Grup liderlerinden Ali Şükrü Bey'in ortadan yok olduğu günlerde seçim kararını almakta gecikmedi. Karar yürürlükteki 1921 Anayasası gereğince 2/3 çoğunlukla alınması gerekirken, basit çoğunlukla alınmıştı. O gece Ali Şükrü Bey'in katili olduğu anlaşılan Mustafa Kemal'in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman, müsademede öldürüldü. Olayın arkasında Mustafa Kemal'in olduğu dedikoduları ortalığı sarmıştı.
Meclis'in tatile girmesinden bir gün önce, 15 Nisan'da, Birinci Grup'un oylarıyla Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda alelacele bir değişiklik yapıldı ve Millet Meclisi Hükümeti'ne muhalefet etmek ve Saltanat'ın yeniden kurulması için kampanya yürütmek 'vatana ihanet' kapsamına alındı. Sonra Mustafa Kemal yeni milletvekillerini bizzat seçmek için Ankara'da bir seçim bürosu oluşturdu. Ankara PTT Müdürü Sabri Bey, adayların eğilimleri için bir nevi ajanlık yaparken, Teşkilat-ı Mahsusa'nın lideri Hüsamettin Ertürk, Alevi ve Bektaşi dedelerini etkilemeye çalışıyordu. Ordu ve emniyet mensupları ise ikinci seçmenlere baskı yapıyordu. (Seçimler iki dereceliydi. Halk ikinci seçmenleri, onlar da da milletvekillerini seçiyordu.) Sonuçta, yeni Meclis'in neredeyse tamamı ileride Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını alacak olan Birinci Grup üyeleri girebildi. Üç kişinin İkinci Grup üyesi olduğu halde Birinci Grup'tan seçildiği, ayrıca iki kişinin, Bursa'dan (Sakallı) Nureddin Paşa ile Gümüşhane'den Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey'in bağımsız olarak Meclis'e girdiği biliniyor. Meclis, 11 Ağustos 1923'te açıldıktan iki gün sonra Meclis Başkanlığı'na Mustafa Kemal'i seçti. Aynı gün Lozan görüşmeleri yüzünden İsmet Paşa ile çatışan Rauf Bey başbakanlıktan çekildi. Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyay) Bey başkanlığındaki yeni hükümet, İkinci Grup'un muhalefet ettiği Lozan Barış Antlaşması'nı 23 Ağustos 1923'te onaylayarak Mustafa Kemal ve ekibini büyük bir dertten kurtardı.
İstiklal Mahkemeleri
Vahdettin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı olarak görev yapmıştı.

İkinci Grup'un önlemlerine rağmen, savunucuları tarafından 'Devrim Mahkemesi' diye tarif edilen İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet'in ilk yıllarında, rejime muhalefet edenlerin korkulu rüyası olarak görevlerini başarı ile ifa etti. İstiklal Mahkemeleri, yargılama usulleri açısından hukuk ilkelerine uymuyorlardı. Çünkü, üyeleri hukukçu olmayıp, meclis içinden seçilen mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildi. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Avukat tutmaya bir engel olmadığı halde, pratikte hemen bütün davalar avukatsız yürütüldü. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (idam dahil) derhal infaz edilirdi.
1920-1923 döneminde görev yapan 14 ilk dönem İstiklal Mahkemesi, esas olarak 'casusluk', 'bozgunculuk', 'asker kaçakları', 'eşkıya', 'saltanat yanlıları' ve 'isyancılar' ile mücadele etmek için kurulmuştu. Bu mahkemelerde, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na (ve bu kanunda 15 Nisan 1923'te yapılan değişikliğe) dayanarak, toplam
59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678'ine çeşitli cezalar verildi. 1054 idam cezası infaz edildi. Divan-ı Harbi Örfi (Sıkıyönetim) mahkemelerinde yargılanan ve ceza görenlerin sayısı ise bilinmemektedir.
Saltanatın kaldırılması
Saltanatın ilgası, 'gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında'
'oybirliği'yle kabul edildi. Ziya Hurşit'in karşı oyu görmezden gelinmişti

Saltanat'ı kaldırma fikrini Meclis'te ilk telaffuz eden sanıldığı gibi Mustafa Kemal değil, Birinci Grup üyesi Antalya mebusu Rasih (Kaplan) Efendi'dir. Önerge, Mustafa Kemal'e karşı ölçüsüz eleştirileriyle bilinen Rıza Nur tarafından hazırlanmış, "Mustafa Kemal bir gün sultanlık ve halifelik yetkilerini kullanmaya kalkar" korkusunu içlerinden bir türlü atamayan İkinci Grup üyeleri tarafından imzalanmıştı. Mustafa Kemal ise, önergeye imzasını koyan 80. milletvekili idi. 81. imza birçok kaynakta İkinci Grup'un lideri diye anılan, aslında 1. Grup'a yakın duran Rauf Bey'e aitti. Mustafa Kemal tarafından Nutuk'ta 'Saltanatçı' diye itham edilen Rauf Bey, önergeyi imzalamakla yetinmemiş, "Padişahlığın lağvı cümlesi zayıftır Bunu şiddetlendirelim" diyerek tadil de ettirmişti.
Bir günlük aradan sonra, 1 Kasım'da, saat 6.45'te başlayan oturumda, İkinci Grup lideri Hüseyin Avni Bey ve 25 arkadaşının verdiği önerge ile "Saltanatın ilgasından sonra Hilafetin korunması" yolundaki ifadelerin eklenmesine Mustafa Kemal itiraz etmedi.
Ancak 23 kişilik komisyon, Mustafa Kemal'in, Halifeliğin ve Sultanlığın tarihine ilişkin gece yarısına dek süren uzun konuşmasından sonra bile önergeye son halini veremeyince, iki gündür mutat akşam yemeklerini kaçırdığı için sinirleri iyice gerilmiş olan Mustafa Kemal'in bir sıranın üstüne çıkarak "...Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir" şeklindeki ünlü nutkunu attığı bilinir.
Tehdit ve sonuç
Tehdit işe yarayacak, gece saat üçte de yine toplanan Meclis, Birinci Grup adına Mustafa Kemal, İkinci Grup adına Hüseyin Avni Bey'in lehte konuşmalarını takiben Saltanatın İlgasını 'gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında' (daha sonra İzmir Suikastı dolayısıyla asılacak Birinci Grup'un ilk sekreteri, Lazistan milletvekili Ziya Hurşit Bey'in karşı oyunu görmezden gelerek) 'oybirliği' ile karara bağlayacaktır.

20/02/2007
AYŞE HÜR
Radikal Gazetesi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> İnköy Genel Forum Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye