Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
Anadolu Tarihi

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Yaşadığınız Yer & İstanbul Köşesi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Çrş Mar 05, 2008 4:35 pm    Mesaj konusu: Anadolu Tarihi Alıntıyla Cevap Gönder

Hazırlayan: RK

Anadolu Tarihi

Uygarlığa Geçerken Tarihöncesinde Anadolu

Yakın Doğu’da eskiden yaşamış türlü kavimler arasında uygarlığın doğup gelişmesi ele alınırken, her seferinde bir kavmin zaman içinde ortaya çıkışı ile ilgili belirli bir nokta saptanır. Bu nokta, dar anlamda tarihin başlangıcı sayılan yazılı belgelerde, bir kavimden ilk söz edildiği andır. Yazının bulunması ya da başka kavimden alınıp kullanılmaya başlaması her ülkede başka tarihte olmuştur. Örneğin Mezopotamya’da Sümerler ve Nil vadisinde ilk oturanlar bu konuda önde gelir. Komşu halklar onların başlattıkları bu işten yararlanmaya oldukça geç başlamıştır. Bu gecikme, Anadolu’da özelikle belirgindir.

Hitit Krallığının kuruluşundan geriye doğru gidildiğinde, Kaniş’te (Kültepe) Asur yerleşmesinin kanıtları bulunmuştur. Yazının hiçbir türü İÖ ikinci binin başlarından önce Anadolu’da görülmez; o zaman bile, yazı yerli halkın işi değil, Mezopotamya kültürünün buradaki uzantısı olmuştur. Çünkü Türkiye'de şimdiye değin bulunmuş en eski yazıtlar, İÖ 20. -18. yüzyıllar arasında Kappadokia’da Kaniş (Kültepe) adındaki kentte, Asur tüccarlarının kurmuş oldukları tecim yerleşmesinde tutmuş oldukları kayıtlardır. Doğal olarak bunlar Asur çivi yazısıyla kil tabletlere yazılmıştı.İlginç olan, Kaniş’te yörenin Anadolulu bir yöneticisinin sarayında bulunan belgelerin, başka bir yöntem geliştirememiş olan yerli yöneticinin de söyleyeceklerini yabancı tecimenlerin diliyle ve yazısıyla söylediğini göstermesidir.Kaniş’te bulunan belgeler iş mektupları, muhasebe kayıtları, konşimento türündendir. Görüleceği gibi, bu tür belgelerin kusursuz ve eksiksiz tarih bilgisi vermesi beklenmez. Zaman zaman geçen özel adlardan, örneğin, yıllarını bildiğimiz o dönemin Asur krallarının ya da komşu Anadolu kentleri ile yöneticilerinin adından bir şeyler öğrenebilmemiz doğaldır. Ancak İÖ 1700 yılında Hitit Krallığı kuruluncaya değin, tarihin hammaddesini oluşturan siyasal, askeri olaylardan söz eden yazıtlar ele geçmemiştir.

Bu tarihten önce Anadolu’da geçmiş olaylarla ilgili tüm bilgimizin arkeoloji araştırmalarının sonuçlarına dayanması gerekir. Bu tür çalışalar, ancak yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri sürdürülmesine karşın, bilgimize yadsınamaz ölçüde büyük katkıda bulunmuş, ülke insanının gelişme tarihini kuramsal olarak beş bin yıl daha eskilere götürmüştür. Bu çalışmalar bizi hiç bilmediğimiz, başka türlü de bilinemeden kalacak halklarla, onların yaşam biçimleriyle, kullandıkları, başka bir yerde tam karşılığını bulamayacağımız özgün teknolojiyle tanıştırmıştır. Anadolu yarımadasının sağlamış olduğu çevreye, burada ilk oturanların göstermiş olduğu ahlaki ve düşünsel tepkileri anlamamızı da bu çalışmalar olanaklı kılmıştır. Gene de bu ve benzer başarılar kendi çerçeveleri içinde değerlendirilmelidir. Bunları olanaklı kılan girişimleri beğenmemiz bizi yanıltıp işin önemini abartmamıza yol açmamalı. Yine unutmamalıyız ki, bu çalışmalar daha sona ermemiştir ve eksiklikler bulunmaktadır.

Tarihi olayların yokluğunda ya da başta bulundukları sürei uygun biçimde bir hanedana bağlanabilen krallar olmayınca, tarihöncesini zaman dilimlerine bölmek için başka bir dizgenin kurulması gerekiyordu. Anadolu’nun zaman dizini, komşu bir çok ülkede olduğu gibi, belki pek de duyarlı olduğu söylenemeyecek bir yöntemle, insanın maden bilgisinde geçirdiği evrimin aşamalarına göre bölünmüştür. Başka bölgelerde olduğu gibi, burada da ilk sırayı taş devri alır. Madenin bilinmediği bu çağ, Eski ve Yeni Taş devri ( Paleolitik ve Neolitik) olmak üzere ikiye ayrılır. Bunu, Kalkolitik Dönem (Bakır-Taş Dönemi) izler. Bu dönemde taş ya da önceki Yeni Taş döneminin yontulmuş taş aletlerinin yanı sıra ilk olarak bakır aletler kullanılmaya başlanmıştır(Çevirenin notu: Bakır aletler, çanak çömleksiz neolitikten başlayarak kullanılmıştır). Bundan sonra, Tunç Çağında, kalayla bakırın karışımıyla daha dayanıklı bir maden elde edilmiş, bu çağda genel olarak maden eşya yapımında büyük gelişmeler olmuştur. Tunç Çağı da Erken, Orta ve Geç olmak üzere bölümlere ayrılır. Erken Tunç Çağı, İÖ üçüncü binin büyük bölümünü kapsar; Orta Tunç Çağı, İÖ ikinci binin ilk yarısında Asur yerleşmeleri dönemidir; Geç Tunç Çağı ise Hitit belgelerinin aydınlattığı yüzyıllar karşılık gelir ve bu dönem İÖ 1200'lerde Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla sona erer.

Tarihin bu son döneminin aydınlık olması, siyasal gelişmenin ve dinsel düşünüşün kanıtlarının bulunması, birbirini izleyen krallar ve onlarla bağlantılı savaşlar, anlaşmalar, insanı daha çok araştırmaya iten konulardı; tabiatıyla da ilk gezgin bilim adamlarının ilgisini tekeline almıştı. Bu yüzden, kazılar başlayınca, öncelik tarihi kent alanlarına verildi. daha eski çağlarda gerçekleşmiş ve hakkında belge bulunmayan olaylar bunların yanında sönük kalıyor, kimsenin ilgisini çekmiyordu. daha sonra tarihöncesi araştırmalarında eğitilmiş genç kuşaklar Anadolu’nun daha erken dönemlerindeki yerleşim bölgelerini araştırmaya başladıklarında, buldukları, önce fazla ilgi toplamadı. Olaylar o denli uzun zaman önce gerçekleşmişti ki, bir ulusun yaşam öyküsü ancak çanak çömlek parçalarıyla, sanatkarlarının atmış olduğu kalıntılarla kurulabiliyordu; bu da doğal olarak ancak konunun uzmanını ilgilendiriyordu. Uzmanınsa, olayların önemini saptamak için zamana gereksinmesi vardı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yabancı kazıcıların, tarihöncesi dönem üzerinde uzmanlaşmış genç Türklerle birlikte çalışmak üzere dönmeleriyle bu durum büyük ölçüde değişti. Platonun iç kısımlarında olduğu gibi başka yerlerde de, belli başlı yerleşmelerin büyük bir sabırla stratigrafik incelemeleri yapıldı, gelişmelerin kanıtları bulundu ve bulunanlar yeni düzenlenmiş zamandizinsel dizgede uygun konumlarına yerleştirildi. Birbirini izleyen dönemlerin ölçütü, çanak çömleğin ve küçük nesnelerin tipolojisiyle belirlenip dönemlerin adı geçici olarak kondu. Bundan sonra kazı yapılmamış yerleşmelerde arkeolojik yüzey araştırmaları düzenli olarak yapılarak bu yerlerin tarihi, yüzey buluntuları ile saptandı. ele geçen buluntular arasında bölgesel farklılıklar ortaya çıkmaya başladığında artık yeni bir aşamaya gelinmişti. bunların dağılımın incelenmesi ise, sınırları harita üzerinde yaklaşık olarak çizebilecek nitelikte, farklı “kültürel bölgeler”in varlığına işaret ediyordu. İlk zamanlarından beri nüfusu değişik etnik öğelerden oluşmuş bir ülkede, bu elbette önemli bir buluştu.

Yapılan bütün bu işlerin Anadolu’nun tarihöncesini yeniden kurulabileceği bir çerçevenin yaratılmış olmasına katkısı olduğu kabul edilmelidir. söylediğimiz gibi, bunun için sabır ve beceri gerekiyordu; ikisi de zaman içinde karşılığını fazlasıyla almıştır.1930'larda yapılan kazılar, bir anda salt mesleki ilginin sınırlarını aşarak insanın düş gücüne seslenmiştir. Sanki perde birden kalkmış, insanın kültür eriminde bambaşka bir arkeolojik dekorlar içinde geçen olaylar açıkça görülmüştü. Eskiçağın belirli zaman dilimleri güvenle hesaplanmış, insanların günlük yaşamı, dinsel törenleri ya da olağanüstü toplumsal durumlar gerçek dekoru içinde aydınlığa çıkmıştı.

Aslında yarım yüzyıl önce de buna benzer bir buluş, Troia’da (Truva) az kalsın gerçekleşiyordu. Düşsever bir Alman olan Heinrich Schliemann, Homeros’un efsanevi kentinin kalıntılarını ararken, Eski Tunç Çağı’nın, şimdi bizim ikinci dönemi olarak bildiğimiz altın ve gümüş hazineleriyle karşılaştı. Ne yazık ki, buluşun önemini anlaşılması için vakit henüz erkendi ve eserleri çıkarmada kullanılan ilkel yöntem, arkeolojik dekorun bozulmasına neden olmuştu. Buna karşılık, sonraki buluşlar, arkeolojinin, kazı ve kayıt yöntemlerini düzenleyen, kesin olarak tanımlanmış “töre ve kuralları” bulunan bir disiplin olarak kabul görmeye başladığı bir sırada gerçekleştirilmişti. Bundan ötürü bu buluşların sonuçları, artık müzede güzel nesneler göstermekle sınırlı değildir. Bulguların, antropoljik yönden de ele alınmasıyla, bize iletmek istediği bilgi, mantıklı yorum ve resimli kurguyla dile getirilmiştir.

(S. Lloyd, Türkiye'nin Tarihi,TÜBİTAK yay s: 15-1Cool



Hititler ( İ.Ö. 1660 -1190 )

Osmanlının son döneminde ortaya çıkan Türkçülük akımı "yurt" kavramını değil, "ırk" kavramını öne çıkarmıştı. Oysa "yurt" önemliydi;ama "göçebe" bir toplum için yaşadığı topraklar yani yurt değil, obası önemlidir. Akrabalık, dil ve din bağlantısı yurttan önce gelir;yani soy sop, yurttan önce gelir. Biz Anadolu' luyuz artık, Orta Asyalı değil. Bunu kabullenmeliyiz. Bu topraklar, Hititlerin, Hattilerin yaşadığı topraklar. Bir uygarlık beşiğinde yaşamaktan mutlu olmayı öğrenmek için vakit geç değil mi? Melih Cevdet Anday' ın aktardığına göre Prof. Fuat Köprülü Hititleri kastederek : " Bu bücür insanların torunu olmaya gönlüm bir türlü razı gelmiyor." demiş.( Cumhuriyet, 27 Eylül 1996)

Belki Fuat Köprülü’nün sözünü ettiği Hititler kim diyeceksiniz. Hititler, Anadolu’daki en eski uygarlıklardan biri. Hitit Krallığı, İÖ 1700'de kuruldu. Bu krallık kuruluncaya değin, tarihin hammaddesini oluşturan siyasal askeri olaylardan söz eden yazıtlar ele geçmemiştir. İÖ 1700-1200 yılları arasını (Geç Tunç Çağı) Hitit belgeleri aydınlatır.

Hititler, insanlara ilk kez buğday üretmeyi, yaşamın denizde başladığı bilgisini, mızrak uçlarında ve kamalarda kullanılan sert obsidyen taşını, atla çekilen ve savaş sanatını temelinden değiştiren iki tekerlekli savaş arabasını, ilk metalurji bilgisini, parşömen üzerine yazmayı ve alışverişte gümüş ve altın para kullanmayı sunmuş bir kavimdir.(Oral Sander,Siyasi Tarih, s:25)

Hititler, Ankara’nın doğusundaki Kültepe’ den (Neşa) kalkar Boğazköy’ü alır, sonra da yeniden Kappadokya’yı alırlar. Sonra da Toros Dağlarını aşıp Adana Ovasını etkilerine alır. Troia’yı kuşatan Yunanlılar, Hititleri hiç bilmez görünür. İlyada’da Troialıların birleşiklerinin listesini verirken Homeros’un Anadolu halklarıyla ilgili bilgisinin yarımadanın çevre bölgesinde oturanlarla sınırlı olduğu ortaya çıkar. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Homeros’un zamanında Yunanlı yerleşmeciler Anadolu’nun güney ve batı kıyılarından içerilere girememişler ya da Karadeniz’in dar kıyı şeridine takılıp kalmışlardır.O sırada Frigler, Lidler ve öteki kavimler iç bölgenin mirasçısı olmuşlardı.

Anadolu’nun ilk dönem tarihi üzerinde coğrafyanın karmaşık etkisini daha açık biçimde anlayabilmek için, önce İç Anadolu platosunun iklimine ve yaşama koşullarına bakalım. Bir kere, Tuz Gölü’nün çevresinde oldukça geniş bir alan aslında çöldür, daha büyük bir kısım ise bozkırdır. Burada koyunun keçinin otlayacağı kadar yeşillikten fazlası yetişmez. Havanın çok sıcak olmadığı yaz aylarında nehir vadileri dışında su kıttır. Kara kışın ayazı, kar havası köylünün yaşamını zorlaştırır...

Hititlerin, imparatorluğunun büyüklüğü ve gönenci konusunda kuşkuya yer bırakmayacak kanıtlarıyla bildiğimiz tek Tunç Çağı ulusunun, niçin yurt diye ve yönetim merkezi olarak Anadolu’nun çekiciliği olmayan bu bölgesini seçtiğini anlamak kolay değildir. Hititlerin tarihinde ve sanatında görülen karakterinin kimi yönlerini, platonun süslü olmayan eril doğa görünümüyle içli dışlı olmaya, giderek böylesine çetin çevrenin kabul ettiği dünya zevklerinden el çekme anlayışına yorası geliyor insanın. Aynı ölçülerin günümüz Ankarası için geçerli olduğunu söylemek haksızlık olur. Bu kentteki hoş yaşam insan eliyle geliştirilmiştir.Ayrıca İstanbul’a ve deniz kıyısına kaçmak için işlek bir yolu vardır. Gene de Osmanlı döneminde Ankara’nın en çok bilinen siyasal sürgün yeri olduğunu kimse yadsıyamaz.

Şimdi tam karşıya, yarımadanın “iskele” ucuna dönelim. Güneybatısında derin girintili çıkıntılı kıyısı olan Ege’de dört büyük nehir vadisi vardır. Kaikos(Bakır Çayı), Hermos(Gediz Çayı), Kaystros(Küçük Menderes) ve Maiandros(Büyük Menderes). “Akarsu çağlayanlarıyla dolu, güleç bir ülke; bitek vadileri, dağlarını örten yüzyıllık ormanları, kıyıları olan bir ülke... Bu ülke bir zamanlar Yunanlıların oldu, burada kentler kurdular, tepelerini tapınaklarla taçlandırdılar, tez canlı mizaçlarıyla durmaksızın kentin havasına canlılık kazandırdılar.”(W.R.Ramsay) .

Herodotos, “bildiğimiz hiçbir ülkeye gökyüzü, mevsimler böylesine lütufkar olmamıştır” derken pek abartmıyordu. Çünkü, Ege kıyısında kışlar Yunanistan’da olduğundan ılık, yazları meltem orada olduğundan süreklidir, toprak daha verimlidir, ortalama 50 santim yağışla ürün alınır. Meyve boldur, özellikle incir için buradakinden uygun hava olmadığı söylenir. Zeytinlikler, bağlar ülkesidir; hızla akan nehirlerin yukarısındaki tepelerin yamaçları ormanlarla kaplıdır. Bu bölge düzlüklerin ve otlakların uzandığı platoya pek benzemez, platonun doğası da daha uzaktaki Doğu Anadolu Alplerinin doğasına benzemez.

Asıl plâto, yaklaşık olarak kuzeyden güneye Eskişehir, Afyon, Dinar çizgisinde biter. Bu çizgiyle kıyı arasında verimli otlak ve ormanları olan artbölge vardır. Zamanında Yunan kentleri gemi yapımı içir keresteyi, bir çok işte kullanılan, adını Pergamon’dan(Bergama) alan parşömen için deriyi buradan sağlarlardı.Yarımadanın güney ve kuzey kıyıları farklı özellikler gösterir. Her iki kıyı da, Anadolu tarihinde küçük roller oyhnamıştır. Akdeniz’de bölge coğrafyasının değişik etkileri üç ayrı yörede sergileniyor. Bölgenin doğu ucunda Amanos ile Toros Dağları denizden uzaklaşarak yerlerini kıyıda “Cennet Nehirleri” Saros ile Pyramos’un ( Seyhan ile Ceyhan) bir uçtan öteki uca suladığı geniş alüvyonlu topraklara bırakırlar. Burası yaz aylarının nemli sıcağı, kış yağmurlarının bolluğuyla ünlü Çukurova’dır(Kilikia). Adana ovasında tarihöncesinin ilk dönemlerinde Neolitik Çağ’ın çifçileri yerleşmeye başlamı, böylelikle Suriye ve Anadolu platosundaki koşut gelişmelerle aralarında bir bağ kurmuşlardır. Her iki ülkeyle de kültürel bağları olan bu bölge, Tunç Çağı boyunca, Hurri soylularının elinde, “Kizzuvadna” adıyla Hitit İmparatorluğu’nun ayrılmaz parçası olmuştur. Torosların dirseğinde, dağların denizden yükseldiği yerde, Kilikia’dan ayrılan küçük kıyı ovasının adı Yunan-Roma çağında Pamphylia (Antalya) idi. Haritadaki görünüşünden buranın da nehirlerin getirdiği alüvyonlu topraklanrdan oluşmuş düz bir ova olacağını sanırsınız. Ama tam tersine, kumulların kesiştiği ve yer yer çalılıklarla örtülü, dalgalı bir arazidir burası.İklimi bile Adana ovasından farklıdır. Öyle görünüyor ki, ilk yşerleşmeciler Akdeniz’in bu kendine özgü köşesini atlayıp geçmişler, bölge, Yunanlılar gelip yoğun biçimde yerleşinceye değin, tarihte pek bilinmemiş (Çevirenin notu: Yazar, tarihöncesi dönemi dikkate almamıştır). Antalya’nın (ta Helenistik çağa kadar kent diye bir şey olmadı üzerinde) batısında belirgin bir bölge daha var: Lykia. Burası Hititlerin Lukka Toprakları dediği yer olmalı. Düzlüklerin aksine, yüksek dağların birbirini kestiği bölgede, dimdik uçurumlar doğrudan denize iniyor. Daracık geçitleri olan bu garip dağlık bölgenin içinde ve yüksek bölgelerde, dilleri başka dillere benzemez yerli bir halk otutururdu. Bu insanlar Tunç Çağı’nda başlayıp Hıristiyanlık döneminde de süren bir azimle kendi kültürel geleneklerini korumuşlardır.

Karadeniz kıyıları, batı ve güney kıyılarına pek benzemez. Kıyıya koşut (paralel) sıradağlar kıyıda dar bir şerit bırakıp yamaçlardan akan sellerle yarılır. Derin boğazlardan geçip kendine yol açarak platodan inen iki büyük nehir, Yeşilırmak ile Kızılırmak (İris ile Halys), iki yerde delta oluşturmuş. Kıyıların büyük kesimi sürekli esen rüzgarlarına açıktır. Yaz aylarında bile serin ve çoğu zaman yağmur getiren bu rüzgarlar ılıman bir iklim yaratır. İklim, buğdaydan çok , (Amerika anakarasından geleli beri) mısır üretimine, en çok da fındık yetiştirmeye uygundur. Yalnız Trabzon (Trapezus) yöresinin en doğusunda, Kafkasların başlıca kuzey rüzgarlarından koruduğu yörede Akdeniz iklimi egemendir. Bu yörenin denize bakan yamaçlarında açelya ormlanları, yarı torpik bitki örtüsü vardır. Pontos (Karadeniz) ve Paphlagonia (Kastamonu) kıyılarında Yunanlılar geç bir dönemde, gönülsüz, yerleşim bölgeleri kuruncaya değin, bu yörelerin yerli halkı hakkında çok az şey biliniyordu.

Kızılırmak Nehrinin (Halys) doğusuna doğru Erzincan ve Malatya yaylalarına yaklaşırken yükseklik artar. Plato ile yüksek yaylalar arasında kalan Kappadokia kalabalık bir bölge olarak burada yer alıyor. Kayseri (Caesarea Mazaca) sönmüş eski bir yanardağ olan Erciyes (Argaios) Dağı’nın görkemli silüetinin altındadır.

Yanardağdan kalan topraklar en çok bağcılığa elverişlidir; ayrıca bölgenin sahip olduğu geniş otlaklar, at yetiştirmedeki ünüyle tarihte yer almaktadır. Daha doğuya gidildiğinde, Fırat’ın düz kollarından daha ileride, platodan ve yarımadadan keskin biçimde farklılık gösteren Doğu Alpleri vardır. Selçuklu Türkleri 1071 yılında Bizans ordusunu bozguna uğrattığında, ilk olarak, Anadolu’nun bu yüksek doğu bölgelerini ele geçirmişti. Bu bölgede strajik merkez olan Erzurum, uzakta Van Gölü’nün yükselmiş suları bulunmaktadır. Türk sınırını İran Azerbaycanı ve Sovyet Rusya ile karşılaştığı yerde, Ağrı Dağı’nın ikiz tepeleri deniz yüzeyinden 5195 metreye yükselir.

Eski çağların Anadolu’yu oluşturan bu bölgeleri birbirine bağlayan büyük kervan yolları ülkeyi enine boyuna geçmiş, göçlerin ve ticaretin (tecimini) aktığı damarlar olmuş, devletlerin iletişim kanalllaarı haline gelmiştir. Bu yolların batıdaki durak yerleri değişiktir. Avrupa’dan geçişlerde İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazı; Marmara’nın derin bir girinti yaptığı koyun sonunda, bir liman kenti Nikomedeia (İzmit); ya da Kyzikos (Bandırma) limanı. Bütün bu yönlerden gelişlerde alışılagelmiş yollar Dorylaion (Eskişehir) üzerinden platoya gidiyordu. Bugün de tren yolu, Birinci Haçlı Seferlerine gidenlerin geçtiği yolu izler. Başka bir seçenek de Ege kıyısındaki büyük liman kentlerinden yola çıkmaktır: Smyrna (İzmir), Ephesos (Efes), Miletos (Milet) ya da Genç Kyros’la ücretli Yunan askerleri gibi, Hermos vadisindeki Lydia başkenti Sardes’ten (Sart) yola çıkılabilir. Bu yerlerden çıkan yollar daha sonra yine ünlü olan ikinci bir yerden platoya girer: Kelainai’dır burası (sonraları Apameia, bugünkü Dinar), Perslerin Kral Yolu olan anayol, Sart’tan gelip kuzeydoğuya döner, Friglerin başkenti Gordion’da Sangarios’u (Sakarya) geçer. Ankara’dan sonra yol Halys’ü (Kızılırmak) geçip Hitit ülkesine girer ve Kayseri’den doğuya, Anti Toroslar’ın geçitlerinden Malatya’ya, Fırat’a gider. Kayseri’den sonra güneye doğru bir kol ayrılıp Bor’a (Tyana) uzanır ve burada Dinar’dan gelip doğuda platonun güney sınırın iuzleyen aşağı yolla karşılaşır.Daha sonra iki yol birleşip Torosların ünlü geçidi Kilikia Kapılarından (Gülek Boğazı) geçer. Adana’dan sonra kıyıyı izleyen daha sapa bir yoldan Suriye’ye ya da Amanos dağlarını aşıp Orta Fırat geçitlerine gidilir. Kayseri’den sonra da kuzeydoğu yönünde Sivas’a ve daha sonra da Erzurum’a giden eski bir ana yolvardır. İlkel araçların bıraktığı tekerlek izleri üzerinde günümüz motoru araçlarının da gittiği bu yol, Erzurum’da ünlü “Transit Yol”a bağlanır. Erken çağlarda Transit Yol, Tebriz’den gelen İranlı tecimenleri müthiş geçitlerden geçirip Karadeniz’e getirirdi. Ancak ikinci yollar da vardı; örneğin Trabzon’dan batıya giden zorlu kıyı yolu ya da gene kuzeydeki limanları içerilere bağlayan başka yollar. Bütün bu yollar, ilerdeki bölümlerde tecimsel ve askeri önemleri ortaya çıktıkça dikkatimizi üzerinde toplayacaktır.

Bugün, yarım yüzyıldır süren yol yapımlarından sonra Anadolu’nun çehresi geniş ölçüde değişmiştir. Bu değişiklik hem Türklerin hem de yaz aylarında yurt dışından gezemeye gelenlerin lehine olmuştur.

(S. Lloyd,Türkiye’nin Tarihi, TÜBİTAK Y s: 4-9)

Hitit adı, Tevrat’ta geçiyor. 19. yüzyılın tarihçileri bu adı önce Tevrat’ın dışında, yeni bilgiler edinmeye başladıkları Suriye ve Küçük Asya’da İsa’dan önce yaşamış bir insan topluluğu için serbestçe kullanmaya başladılar. Eski Ahit’te Hititlerle ilgili en eski sözlerden, İbrani yazarlarının bu halkı Resuller döneminde Doğu Akdenizde oturan topluluklardan biri saydıkları anlaşılmaktadır.

Ancak Kutsal Kitap’ta, daha sonra krallık döneminde Kral Hazreti Süleyman’ ın Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları ve atları olan “Hitit Kralları’ndan söz edilir. Bu nedenle 1860'larda Hama ve Halep gibi Suriye kentlerinde Mısır Hiyeroglifleriyle yatkınlığı olmayan resim-yazıların yontulduğu bazalt plakalar bulununca, bilim adamları bunları “Hitit” eserleri diye nitelemekte haklı çıktıklarını düşünüyorlardı. Ardından Toros Dağları’nın kuzeyinde İvriz gibi uzak bir yerde kayalara yontulmuş benzer yazıtların haberleri gelince, Hititlerden kalan eserler Anadolu platosunda da aranmaya başladı.

O sırada bu gizemli halkın tarihiyle ilgili iki yeni kaynak daha bilgi vermeye başlamıştı: Birincisi, çözümlenen Mısır hiyeroglifleri, ikincisi, Mezopotamya çivi yazıları. Bu ulusun İbrani dilindeki adının öbür dillerde de aynı biçimde söylenmesi beklenmiyordu; ama Mısır metinlerinde geçen “Kheta” nın, Asur metinlerinde geçen “Hatti” nin Hitit olduğu açıkça belli oluyordu. Her iki dilde de, bu adların da geçtiği tarihsel olaylar söz konusu devletin ya da ülkenin Ortadoğu’da cok erken dönemden beri siyasal bir konuma sahip olduğunu göstermekteydi. Mısır kayıtları Kheta ordularının ta 3. Tuthmosis baştayken (İÖ 1504-1450) Mısır ordusuyla karşılaştığını, 200 yıl sonra, 13. yüzyılda bir Kheta kralının 2. Rames’le antlaşma yaptığını anlatmaktadır. Akhenaten (İÖ 1379-1362) ve 3. Amenophis (İÖ 1417-1379) zamanında çivi yazısıyla yazılmış ünlü Amarna Mektupları 'ndan birini Firavuna, devleti Küçük Asya’da bir yerde olduğu anlaşılan “Hatti Kralı” Şuppiluliuma yollamıştı. Gene 11. yüzyıl ve daha sonraki Asur kayıtlarında “Hatti Ülkesi”nin Suriye olduğu açıktı. Bütün bu bilgiler, coğrafi açıdan bakıldığında, aklı karıştıracak nitelikteydi. Ancak bu yüzyılın başında yapılan yeni arkeolojik buluşlar sorunu tümüyle çözecekti.

“Hitit” yazıtlarının ve çoğu kez onlara eşlik eden kabartmalar türünden eserlerin aranması, çok yıllar önce, Kızılırmak yayının içinde kalan koca Boğazköy öreniyle onun yakınında yer alan Yazılıkaya’nın açık hava tapınağındaki sıra sıra yüksek kaya kabartmalarının bulunmasına yol açmıştı. 1906 yılında Büyükkale adıyla bilinen yüksek kalede Alman kazıları başladı ve çok geçmeden çivi yazılı tabletlerden oluşan büyük bir arşiv günışığına çıkarıldı.. Yazıların içeriğinden Amarna mektuplarında sözü edilen “Hatti Ülkesi”nin başkenti Hattuşaş’ın burası olduğu anlaşıldı. Bulunan ilk tabletler arasında yukarıda sözü edilen 2. Ramses’le “Büyük Kheta” arasındaki anlaşmanın “Hatti” dilinde yazılmış metni de vardı. Arşiv artık tümüyle çözümlenip incelendiğinde, tarihsel olayların düzeni de en sonunda açıklığa kavuşmuş oldu.

İÖ 1700'lerden başlayarak beş yüz yıldan beri, yöneticileri Hint-Avrupa kökenli olan bir devlet, İç Anadolu’nun gitgide daha büyük bir kesimini ele geçiriyor, daha güneydeki bölgeler için de Mısırlılarla ve Asurlularla çarpışıyordu. Mezopotamya dillerinde devletin adı “Hatti” idi; çünkü İÖ üçüncü bin yıldan beri Anadolu’nun yerli halkına verilmiş olan ad buydu. İÖ yaklaşık 1400'lerden kalma bir Asur metninde, metnin yazılış tarihinden yaklaşık bin yıl önce yaşamış Akad hükümdarlarının işleri anlatılmakta, Anadolu’nun güneylerinde bir yerlerde Naram-Sin’in bir “Hatti” hükümdarıyla savaştığından söz edilmektedir. Şimdi bu ülkenin yeni halkı, yurtlarını işgal ettikleri “Hattiler”le karışmasın diye, Tevrat’ta geçen şu eski “Hititler” sözcüğüyle adlandırılıyor. İÖ 1200'lerde Hitit tarihinin akışı aniden kesilivermiş, bugün pek anlaşılamayan nedenlerden ötürü, batı Anadolu’da çıkan bir etnik kargaşayla platodaki yurtlarından sürülüp atılmışlar. Ama sonraları, onuncu yüzyıl ile yedinci yüzyıl arasında, Toros Dağları’ndan ve Suriye'nin kuzeyinde bulunan küçük kent devletlerinin yarı sakinleri olarak bir kez daha ortaya çıkmışlardır. Değişken olarak “Geç Hititler” ya da “Suriye Hititleri” dönemi denen bu dönem Filistin’deki İbrani Krallığı zamanına rastlar.

Diller

Açıklığa kavuşturulması gereken ikinci soru diller üzerinedir. İÖ üçüncü binin sonlarında, Hint -Avrupalı kavimlerin gelmesinden önce,Anadolu’da Hatti diyebileceğimiz bir dilin lehçeleri konuşuluyordu; ama yazı hiç bilinmiyordu. O sırada Ortadoğu’nun başka yerlerinde kullanılan en yaygın yazı türü, kil üzerine çıkarılan çivi biçimleriyle yazılan çivi yazısıydı. Bu yazı Mezopotamya’ya özgü Akad dilinin ticarette ve diplomaside lingua franca olmasını sağlamıştı. Yukarıda gördüğümüz gibi, yazının Anadolu’ya ilk girişi, Kaniş’te ve başka yerlerde tecim yerleşmeleri kuran Asurlu tecimenlerle olmuştu. Birbirini izleyen dalgalar halinde Anadolu’ya göç eden Hint-Avrupalı kavimler tümüyle değişik nitelikte diller konuşuyordu. İlk gelenler ülkenin güneybatısına Luvice konuşuyordu. Sonradan Paphlagonia adını alan kuzey bölgelerde Palaca konuşuluyordu. Ancak Kızılırmak Nehri’nin geçtiği topraklarda ve Kappadokia’da konuşulan üçüncü bir dil vardı ki, bu hepsinden önemliydi. Konuşanlar bu dile, iyice anlaşılamayan nedenlerle, Neşa’ca diyorlardı. Bu dil bugün bildiğimiz Hititçe’dir ve daha başlarda Hitit başkenti Hattuşaş’taki çivi yazısı arşivlerdeki Akadça metinlerin yerini almıştır. Bunlara ek olarak, ilk gezginlerin “Hitit Hiyeroglifleri” diye sözünü ettiği resim-yazılı yazıtlar gerçekte bir Luvi yazısıdır; sonradan bunu Demir Çağı’nın Geç Hititleri benimsemiştir.

Hitit halkı ve dilinin tanıtımıyla ilgili bu girişten sonra, onların nasıl ünlendiklerini artık güvenle anlatabiliriz.

İÖ 2000'den bir süre önce başlayıp Hititleri Orta Anadolu’ya getiren kavimler hareketi üzerine çok şeyler söylenmiş, çok tartışmalar yapılmıştır. Ama artık bunların, Karadeniz’in batı ucundan güneye doğru ilerleyip İstanbul Boğazından geçerek Anadolu’ya girdikleri konusunda çok az kuşku duyuluyor.(Çevirenin notu: Hititlerin Anadoluya nereden geldiklerini bilmediklerine yukarıda değinilmişti). Bu giriş, geride viraneler bırakan bir fetih hareketi değil, askeri yeteneği ve diplomatik zekası üstün bir kavmin adım adım Anadolu toplumunun içine sızmasıdır. Bu gelişmeyi daha açık bir biçimde görebilmek için Hititlerin ilişki kurdukları Hatti halkı ve yöneticileri hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak gerekir. Ne yazık ki ilk çivi yazıları konuya ilişkin pek az ipucu veriyor. Örneğin Kaniş’teki Asurlu tecimenlerin arşivlerinde doğrudan tecim işleri ve alışveriş dışında herkesi ilgilendiren konulardan çok az söz edilir. Bununla birlikte,İÖ 1870'ten başlaarak Kaniş’ten başka kentlerin kralları olan ya da en azından makam sahibi yöre yöneticilerinin oturduğu sarayları bulunan kentlerin adını görmeye başlarız. Bunlardan birinin kraliçesi vardır; Buruşattum (Buruşanda ) adında bir başka kent de “Büyük Kral” sanıyla yüceltilen yöneticisi nedeniyle öteki kentler arasında sivrilir. Bu kentin kimliği hemen hemen kesinlikle belli olmuştur: Burası Tuz Gölü’nün güneyindeki Acemhöyük ’tür. Acemhöyük kısmen kazılmış, saray kalıntıları açığa çıkarılmıştır.

Kaniş tabletlerinde geçen özel kişilerin adları-tarihin yazılmasında- daha çok yardımcı olur. Mezopotamyalı tecimenler yerli halkla yalnız işleri gereği yakın ilişki içinde değildi: Belli ki aralarında, yerlilerle evlenenler çoktu. Sonuçta, tabletlerde onların adı da sık sık geçmektedir ve dilbilim yoluyla bu adlardan öğrenilecek şeyler vardır. Bu kişilerin çoğu Anadolu’nun yerli ailelerdindendir; ama değişik Hint-Avrupalı adlardan da çok vardır. Konumuz için bu özellikle öneldiri. Bu adlar içinde Luvi ve Neşa dilinin özellikleri ayrıt edilebilmektedir. Neşa dilinin kesin olarak Hitit dili olduğu söyelenibldiğine göre nüfusun daha o zaman karışık ırklardan oluştuğu, kimilerinin düşündüğü gibi, nüfus içinde çoğunliuğu sağlayan Hititlerin sonradan kendi devletlerini kurup pekiştirdiği sonucunu çıkarabiliriz.

(S. Lloyd,Türkiye’nin Tarihi, TÜBİTAK, s: 25-30)

Hitit Krallığının kuruluşundan geriye doğru gidildiğinde, çok yıllar önce Kaniş’te(Kültepe ) kazılarında ortaya çıkarılan Asur yerleşmesi ilk önemli buluştur. Bu yerleşmenin kurgusunda, ön sırada Asurlu tecimenlerin evleri var; ama alçak gönüllü yeterli konutlar, çatmaları ağaçtan, tuğla örmeli, çoğu iki katlı evler... Resmin her yerinde iş kaydı tutmanın önemi belli edilmiştir. Kil tabletlerin sertleşmesini sağlayan fırınlar avluda çok yer tutmuş. Bu tabletler ya raflara istif edilir ya da toprak küplerde saklanırdı. Kentin dış mahallesini oluşturan bu evlerin çevresini kuşatan kendi duvarları vardı; kapısında zorlu bir yolculuk sonunda Mezopotamya’dan dönen ya da oraya gitmek üzere ayrılan tüccar eşyası yüklenmiş “karakaçan” kervanları geçmektedir. Arka planda kuleli duvarlarla çevrili asıl kentin görkemli kapısına doğru bir yol dönerek tırmanmaktadır: Çünkü her malın “sarayda” denetlenmesi ve yörenin yöneticisine ondalık ödenmesi gerekmektedir. Eski yerleşim katlarının oluşturduğu höyüğün üzerinde yükselen Kaniş, arkasındaki başı karlı Argaios (Erciyes) Dağıyla etkileyici bir silüet vermektedir. Yöre yönetimi konaklarda otururdu.İÖ 2300'de Eski Tunç Çağı sarayında, bin yıl sonrasının Miken saraylarında olduğu gibi dört sağlam ağaç sütunu ve büyük yuvarlak ocağı olan bir megaron yapı çevresinde evleri olurdu.). Geride bıraktıkları eşyaya bakınca (zarif toprak kaplar ve üç boyutlu ya da çizgiyle yapılmış süsler) Orta Tunç Çağı’nda yaşayan Kanişlilerin beğenilerinin, tıpkı kentin altındaki mahallede yaşayan yabancı konuklar gibi gelşimiş olduğu anlaşılır. Okuma yazma bilememelir ise bu nitelikleriyle tuhaf bir çelişki sergiler. Bu konulara ileriki bölümlerde daha fazla değneceğiz.

Üzerinde duracağımız ikinci resmi, Türk kazıcılarının, bu kez Boğazköy yakınında Alacahöyük'teki çalışmalarına borçluyuz. Alaca’da Hitit kentinin temelleri altında yapılan açma, önceleri sırdan bir işti. Ancak açmanın yapılacağı yerin seçiminde talihin yardımı olmuştu; çünkü 1935 yılının kazı mevsiminde Eski Tunç Çağı mezarlığı ortaya çıkarıldı. Açılan 13 mezarda yerel yöneticilerle alilelerinin yattığı belliydi. Kaba taş duvarla çevrilmiş dikdörtgen mezar çukurlarının çatısı ağaç gövdeledriyle örtülüydü. Madeni kısımları ve süslemeleri günümüze değin gelmişti; ağaç eşya için mezarda yer bırakılmış, ölü zengin kişisel eşyasıyla gömülmüştü. Erkeklerin yanında silahlar, kadınların yanında süs eşyası, ayırca evde kullanılan kaplar, birçoğu değerli madenlerden yapılmış aletler vardı.Başka birtakım nesnelerin de gömme töreniyle ilgili olduğu anlaşılıyor. Bunların bir kısmının kurgusu yeniden yapılagelmiştir. Mezarlığın birkaç kuşak boyunca kullanlıdığı açıkça görülüyor.”Alem” denen, mezar eşyası arasında sıkça çıkan madenden garip ızgaralar ve hayvan heykelcikleri, burada, mezar örtülmeden önce üzerindeki katafalkın ya da geçici tentenin tepesini süsleyen nesneler olarak kabul edilmiştir. Mezarların üzerine konmuş kurbanlık sığır başları ve tırnakları gömme töreninde şölen yapıldığını akla getirmektedir.

Alacahöyük bulunduğunda Anadolu’nun erken döneminde yaşamın nasıl olduğu pek bilinmiyordu. Gerçe başka yerlerde yapılan kazılar, İÖ üçüncü bin yılın büyük bölümünde tarımla uğraşan bir boyun, barış içinde, platonun yüksek kesimlerindeki topraklarda ekmi yaptığını göstermişti. O zamana değin varlıklarından başka hakkında çok şey bilmediğimiz bu halkın özellikleri ya da ırksal kimlikleri, çoğu köy topluluklarını akla getiren küçük ev araçlarından arta kalmış sınırlı kanıtlara dayanıyordu. Alacahöyük’ün bulunması bütün bunları değiştirdi. Mezarlardan çıkanlar yaklaşık olarak İÖ yirmi üçüncü yüzyılla tarihleniyordu; bu da onların Schliemann’ın ünlü hazinelerini bulduğu Troia’nın ikinci katıyla çağdaş olduğunu gösteriyordu. Kısa sürede Anadolu’nun başka bölgelerinde de ayını döneme ait karşılaştırılabilir buluntuların çıkmasıyla, ülkenin yönetici sınıflarının zenginliğini ve yaşam düzeylerini gösteren maddi kalıntılar çoğalarak esalı bir yığğın oluşturmaya başladı. Bütün kaynaklardan toplanan eşyanın dökümüne gidildiğinde, bunları yapanların özelikle maden çıkarmada, işlemede, madenden eşya yapmada çok usta oldukları görülüyordu. Örneğin, Eski Tunç Çağının ikinci yarısında madene eşya yapan ustalar cire-perdue yöntemiyle kalıba dökmeyi, maden kaplamayı, kaynak ve lehimi, çekiçle işlemeyi ve döverek şekillendirmeyi, tanelendirmeyi, telkari işlemeyi, hatta mine işlerini bile biliyorlardı. Ortaya çıkan nesneler arasında, ustaların kullandığı anlaşılan yarı değerli taşlar ve lüks gereçler görme de pek şaşırtıcıdır. Bunlardan kaya kristali (kuartz), akik, yeşim, obsidyen ve lüle taşını kendi ülkelirinde elde edebiliyorlardı. Fildişi, kehribar, lacivert taşı ve firuze taşını ise dış ülkelerden ticaret yoluyla sağlıyorlardı.

Alacahöyük’teki keşiflerden üç yıl sonra, bir İngiliz arkeoloji ekibi, alt yüz yıl kilometre güneyde, Adana ovasının en batı ucunda, Mersin kentinin varoşlarında görece küçük bir höyükte kazılar başlamıştı. Burada karşılarına Tunç Çağı’ndan önce gelen Kalkolitik Çağ’dan kalma bir köy yerleşmesi çıktı. Ekip, yaklaşık olarak İÖ 4500'le tarihlenen bir katmanda çok çarpıcı bir keşifte bulundu. Bu tarihte höyüğün tepesi düzlenmiş ve bütün yerleşme, kolaylıkla tanınabilecek askeri bir kale şeklinde dizgeli olarak yeniden kurulmuştu. Bu yapılaşma mimarlım tarihinde kendi türünü en eski örneğiydi. Dar pencereler ve kuleli bir kapısı olan kalın çevre duvarlarının içinde, muhfızların kalacağı yerler, standart birimler olarak düzenlenmişti. Hepsinde iyi donatılmış bir oturma alanı ve küçük bir avlu vardı. Avludaki ‘sapan taşları’ savunmacıların cephanesiydi. “Komutan”ın kaldığı yerler daha genişti ve içlerindeki birkaç güzel boyalı toprak kapla diğerlerinden ayrıcalıklıydı.

Mersin ’deki küçük kalenin altındaki kazı, tabaka tabaka ilerledikçe, gün ışığına çıkarılan çanak çömleğin biçimi ve bezemesi de gittikçe kabalaşıyordu. Artık madenin izine raslanmıyor, buna karşılık çakmaktaşı yongaları ya da obsidyen aletler çoğalıyordu. Açma, belirgin bir biçimde Yeni Taş Çağı yerleşmesinin üst düzeylerine varıyordu; ama alan öylesine küçülmüştü ki, yerleşmenin çağındaki durumu açık olarak görülemiyordu. Bu düş kırıklığı, arkeoljik çalışmaya daha elverişli durumda olan Neolitik bir yerleşmenin yirmi yıl sonra bulunmasına değin sürecekti. “Verimli Hilal” denen toprakların çevresinde değil, İç Anadolu’daki Konya Ovası’ndaydı bu yerleşme: Çatalhöyük

Böylece dördüncü ve sonuncu sahneye geldik. Bu sahne, bilim adamlarının bugün uygarlık dedikleri yolda ilerleyen Anadolu halklarının birbiri ardına geçtikleri aşamaları temsil ettiği için seçilmiştir. Artık bilgimizin ufukları genişleyip zaman içinde belki de İÖ 6000'e değin gelmiştir, ama karşılarında ilkel, gelişmemiş yaşam biçimi görmeyi umanlar yanılacaktır. 1961 yılında İngiliz arkelologlar Çatalhöyük denen yerle uğraşmaya başladılar. Bu höyüğü seçmelerinin nedeni, on beş metre yüksekliğinin tümünün, Yeni Taş Çağında (Neolitik) uzun süreli bir yerleşimler dizisini temsil ettiğini düşünmeleriydi. Bu düşünce doğru çıktı; ama yüksekliğin yanında tepenin kapladığı alanın ne anlama geldiğini iyice kavrayamamışlardı. Burası köy değildi; yaklaşık 140 dönümlük beldeydi. Beldede evler kesme kerpiçten yapılmış, arı kovanında olduğu gibi, göz göz birbirine yapışmıştı. Her birinde bir kaç dikdörtgen oda bulunan evlere ancak tahta merdivenle düz damdan iniliyordu. Doğal olarak damdan dama geçiliyor, damlar beldede oturanların toplumsal yaşam alanları oluyordu. Evlerin birçok garip yanı vardı. Bunların kimilerinin kutsal tapınma yerleri olduğu görülmektedir.: erkek hayvan başı ya da boynuzları ya da bunların yapay benzerleriyle özenle süslenmişlerdi. Duvarlara renkli resimler yapılmış, sıvandıktan sonra da tekrar tekrar boyanmıştı. Resimlerdeki desenler Eski Taş Çağı’nın (Paleolitik) mağara resimlerine çok benziyordu. Bu resimler, erken dönem insanının etkinlikleri, görünüşü ve giysisi, hatta dini konusunda doğal olarak çok önemli bilgi kaynağıdır; ancak sanatı, becerileri konusunda da elimizde çok kanıt vardır: Taştan yontulmuş ya da kilden küçük insan ve hayvan heykelcikleri; alet yapımında, kimi zaman da nitelikli oyma süs eşyası yapımında kullanılan kemikler; aralarında cilalı taştan topuzların, okların ve geçmeli obsidyen başı olan mızrakların bulunduğu silahlar. Sepet ve hasırdan kalan izler bulunmuştur. Eğirme, dokuma aletleri yaygındır; mucize eseri, gerçek dokuma parçası elimize geçmiş ve korunmuş durumdadır. Akdeniz’den gelmiş deniz kabukları, bölgede çıkmayan maden filizleri ve boyalar geniş çaplı bir tecimin (ticaretin) varlığını göstermektedir. Süslemesiz toprak kaplar yerleşmenin tarihi boyunca kullanılmıştır. Bunların biçimi, elimize bozulmadan ulaşmış ağaç kap örneklerinin benzeridir.

Bulunan tahıl yığınlarına bakıldığında tarımın, Çatalhöyük’ te ekonominin temelini oyluşturduğu açıkça görülmetedir. Yerleşmenin, düzenli aralıklarla taşan bir nehrin kıyısında kurulmuş olması, sulu tarımın yapılabilirliğini akla getiriyor. Hayvan evcilleşirildiğine dair belirgin bir kanıt yok; ama yaban sığırı, geyik, yaban domuzu kemikleri, duvar resimlerindenedinilen izlenimi onaylıyor; avcılık hala temel uğraş olsa gerek. Bir genelleme yapacak olursak, erken gelişme gösteren bu kültürün kökeninin Türkiye’den başka hiçbir yerde olduğunu gösteren bir belirti yoktur.

Çatalhöyük ’te yapılan bu anıtsal kazının özellikle önemli olan yanı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Eski Taş Çağı’nın (Paleolitik) mağara adamının toplayıcı ekonomiden yakın bir zamanda yerleşik düzene ve yarı tarım ekonomisine geçişi, bu kızıyla gözler önüne serilmektedir. Burada insanlar, evlerinin duvarlarını mağaradaki atlaranınıb yaptığı resimleri andıran çizimlerle süslemektedir. Bununla birlikte başka bakımlardan yaşam biçimkleri hızla şaşırtıcı kültürel inceliğe erişmiştir. Erken gelişmiş olmaları, sonunda zamanından önce olgunluğua erişmelerinin nedeni olabilir Çünkü tarihöncesine ilişkin bilgilerimize göre, bu kültürün devamı olmamış, Çatalhöyük’teki yerleşme terkedildikten sonra Neolitik kültür geçici olarak gerilemiştir.[ Çeviren notu: Yeni kazılarla durumun böyle olmadığı görülmüştür).

Çatalhöyük, tarihöncesi arkeolojisinin Anadolu’da gerçekleştirdiği başarıları örneklemek için seçmiş olduğumuz dört temsili buluşun sonuncusudur. Bu kazılardan çıkarılan sonuçlar, göze daha az çarpan başka kazılardan ve birçok değişik çevre araştırmasından elde edilen sonuçlarla, ayrıca sayısız arkeoloji yayınında yapılan hareketli tartışmalarla, elbette ki, desteklenmiş, zenginleştiriylmiştir. Gene de bilgi alanlarımız hala birbirinden çok uzak ve aralarındaki bağlar da gevşektir. Ama öyle zamanlar olur ki, bir duvar resminin kabaca çizilmiş taslağı içine seyrek aralıklarla yerleştiriylmiş gibi görünen bu alanlar, kompozisyon şimdi yeni yeni belirmeye başlayınca, bitmiş resim parçaları gibi, umulmadık biçimde ortayla çıkar.

(S. Lloyd,Türkiye’nin Tarihi, s:18-24 )

Hitit Uygarlığında Madencilik: Kılıçlar... Heykelcikler

Hitit İmparatorluğu coğrafyasının şaşırtıcı yönlerinden biri, Hitit Başkentinin (Boğazköy yani Hattuşaş) İç Anadolu’nun kuzeyindeki konumudur. Yapılan kazılar sonucunda, güneyde Kargamış, Halep ve Alalakh gibi savaşçı bölgelerde imparatorluğun politik ve ekonomik açıdan ilgi alanlarını yansıtan çok sayıda belge elde edilmiştir.Hititler, imparatordluğu, zaman zaman politik sorunlara sahne olan kuzeydeki dağlık bölgeden yönetmişlerdi. Mısır’a karşı tutarsız bir sadakat içinde olan güney Suriye-Anadolu bölgesine güçlü askeri akınlar yapılmaktaydı. Mısır ve Hitit arasında büyük çekişmeye neden olan bir başka önemli konu da, zengin mineral kaynakları ve madencilik teknolojisiydi. Toros ve Amanos bölgelerinde yakın zamanda yapılan arkeometalurjik çalışmalar, bu servetin varlığını ortaya koymuştur. Aynı durum, İç Anadolu’nun kuzeyinde kolaylıkla erişilebilir mineral kaynakları barındıran Karadeniz Dağları için de geçerlidir. Sonuç olarak, Hitit İmparatorluğu’nun merkeziyle, kaynakları bakımından zengin olan sınır bölgeleri arasında fazlasıyla karmaşık ilişkiler doğmuştu.

Şehirlerin, Hattuşaş gibi imparatorluk merkezlerinden talepleri, maden imalatını etkilemiştir. Dağlık bölgelerdeki mineral kaynaklarına ulaşan geçitlerin kontrolünün, İÖ ikinci ve üçüncü bin yıllarda düzlükte bulunan orduların askeri müdahalesi ile sağlanabildiği sanılmaktadır. Dağlık bölgelerdeki endüstrinin arkeolojik tarihi henüz yeni anlaşıldığından, işgalin büyüklüğü pek bilinmemektedir.

Hattuşaş’taki kazılar, Hititlerin önemli ölçüde mühendislik becerileri ve farklı örgütlenme stratejileri olduğunu ortaya koyuyor. Hititler, bu inşaat teknolojileriyle, imparatorluklarının dağlık alanlarında da bütünlük sağlayabilmişlerdir. Hititler, İÖ sekizinci bin yıldan itibaren Anadolu’da eşsiz bir gelişme gösteren maden teknolojisinin de mirasçıları olmuşlardır.Boğazköy’e yakın Sungurlu bölgesi, zirai açıdan verimli olmasının yanısıra maden, mineral ve orman bakımından da zengin bir çevreye sahiptir. Kuzeyde Karadeniz dağları ve güneyde toros çevresi de oldukça verilmelidir. Bu yüzden, Hitit endüstrisi demir yataklarına, ormanlara kolaylıkla ulaşabilmesi açısından düzlükteki devletlere göre stratejik avantaja sahipti. Güneyde bulunan Kizzuwatna, tarhuntassa, “Gümüş Dağı” Toroslar ve Amanos bölgeleri çok kısa sürede devlete katılmıştı. Bu kaynakların kullanımı konusunda öncelik hakkı isteyen Hititlerde, imparatorluğun mali zorluk içinde olduğu zamanlarda güvence sağlayan bir ekonomik risk stratejisi vardı.

Sonuç olarak, kaynak alanları ile takas ağının kurulması, Hititlerin parlak dönemlerinin öncesine rastlamaktadır. Bu takas ağı, Hitit döneminde de güçlenmiş ya da en azından durumunun korumuştur.

Hitit Madenciliğine İlişikin bazı Görüşler

( Bilim ve Teknik, 335. sayı, s: 12...)

****

Kaniş (Neşa) Buluntuları: Hattilerden Hititlere

Yabancıların ülkeye girmesinin, sonunuda bir tür siyasal ayaklanmaya yol açtığı belli oluyor; çünkü Kaniş yerleşmesi iki kez yanıp yıkılmıştır. İÖ 1740'lardaki ikinci yangın felaketinden sonra burası bir tüccar istasyonu olarak bir daha hiç kendine gelememiştir.

Bu yerleşmenin son evresinde, Asurca belgelerin sağladığı kanıtları yazılı yeni kaynaklar tamamlamaktadır: Kültepe’nin dışında benzer yerleşmelerin kurulduğu Boğazköy ile Alişar gibi tarihsel yerlerden de tabletler çıkıyor. Acemhöyük ’ten çıkan yazıtlarda Asur kralı 1. Şamşi Adad’'ın adı geçiyordu. Ama Kaniş höyüğünden çıkan metinler de bunlar kadar önemlidir. Bu höyük, Hatti kentinin kalıntılarından oluşmuştur ve altında yerli yöneticilerin yıkılmış sarayları vardır. Bu yazılar, çok sonraları Hitit arşivlerinde yeniden kopya edilip saklanmış olan bir metne yeni ışık tutmaya da yaramıştır. Metin, Hatti kralları Pithanas ve oğlu Anittas’la ilgili olup acıkça Hitit Krallığının kurulmasından önceki olaylardan söz etmektedir.

Anittas’ın yazdırdığı düşünülen metinde, onun Kussara adlı bir kenti yönettiğinden söz edilmekte, ele geçirdiği komşu kentlerin bir listesi verilmektedir. Bu listenin ilginç noktası, listede, bugün Kaniş ’le aynı kent olduğu bilinen Neşa ’nın da adının geçmesidir. Anittas zamanında Hititlerin, güçlerini Kaniş üzerinde toplamış olduğunu gösteren belirtiler var. Öyle anlaşılıyor ki, Anittas ele geçirdiği kente özellikle acımasız davranmamış, belki de nüfusu oluşturan bu yeni, bu güçlü ögeyle kurulacak iyi ilişkinin sağlayacağı kazançları göz önünde bulundurmuştur. Anittas daha da ileri giderek başkenti Kussara’dan Kaniş’e taşımış, kenti yeniden tahkim etmişti. Belki sonradan Hattuşaş’ı yıkıp yağmaladığı zaman da Hititler savaş arabalarıyla atlarının yardımını görmüş olabilir. Anittas, fetihlerini Buruşanda’yı denetim altına alarak tamamladı ve böylece “Büyük Kral” ünvanını aldı.

1955 yılında Kaniş höyüğündeki saray yıkıntıları arasında önemli bir belge bulundu. Bu, komşu Mama kentinin yöneticisi Anum-Hirbi’nin Kaniş kralı Varsama’ya yolladığı mektuptu. Mektupta Anum-Hirbi çevresindeki yöneticilerden gördüğü düşmanlıklardan yakınıyor ve Varsama’ya anlaşma öneriyordu. Mektup, Kaniş’in yıkılışından ve Asur yerleşiminin ortadan kalkışından hemen önceki yıllardan kalmadır. Siyasal durumdaki istikrarsızlığın ve askeri güç kullanma tehdidinin mektuba yansıdığı görülüyor. Bütün bunlar, kurulmakta olan bir Hitit yönetiminin habercileridir.

Hattilerin siyasal tarihi üzerine bilinenlerin hepsi bu. Arkeolojinin sağladığı kanıtlardan, Hattilerin yaşam biçiminin Hitit uygarlığının temel öğelerinden biri olduğu sonucuna varılabilmiştir. Hattilerin dinsel simgelerle dile getirdiği düşünceler, Hitit sanatını kuşkusuz güçlü bir biçimde etkilemiştir.

Şimdi İÖ 1650'lerden başlayan beş yüz yıllık süre içinde, Anadolu’nun bilinen tarihinin çoğunlukla Hitit devletinin tarihi olduğunu göreceğiz. Bu tarihin dayandığı belgelerde kralların , şu ya da bu nedenle, komşu devletlerle belli aralıklarla ilişkide olduklarından sık sık söz edilir. Ama topografya öylesine belirsiz, yer adlarını tanımak öylesine güçtür ki, göreli konumları üzerinde genel bir anlaşma bile yoktur; bu ülkelerin sınırlarının saptanması neredeyse olanaksızdır. Yunanlılar gelinceye değin, Hititlerin varlığından habersiz olduğu öteki ülke kesimlerinin tarihi olmamıştır.

Bugün bilinen Hitit tarihi iki döneme ayrılagelmiştir: Eski Krallık Dönemi (yaklaşık İÖ 1700-1500) ve İmparatorluk Dönemi (yaklaşık İÖ 1400-1200)... “Telipinu” adındaki kral( Eski Krallığın belki son kralı), devletin kuruluşuyla ilgili iradesinde ilk krallar zamanındaki gönenç ile kendisinin başa geçtiği sırada devletin içinde bulundduğu gerilemeyi karşılaştırmaktadırlar.Aşağıdaki alıntı metnin sıkça başvurulan çevirisidir:

“Eskiden Labarna, Büyük Kraldı; o zaman oğulları, kardeşleri, hısım akrabası ev askerleri birlik oldular. Ülke küçüktü; ama savaşa gittiğinde, düşman topraklarını geceleyin ele geçiriyordu. Ülkeleri yıkıp güçsüz bıraktı ve denizleri onlara hudut yaptı. Çarpışmadan döndüğünde, oğullarının her biri ülkenin bir kesimine, Hupisna’ya, Tuvanuva’ya, Ninassa’ya, Landa’ya Zallara’ya, Parsuhanda’ya, Lusna’ya gitti. Kendisi ise bütün ülkeyi yönetti, büyük kentler sımsıkı onun elinin altındaydı. Sonrra Hatttuşili kral oldu. ”

Bu yazıttan Labarna’nın Hitit Krallarının ilki olduğu sonucunu çıkaracak olursak, çok yakın zamanlarda bulunmuş bir yazıtla bu görüş desteklenmektedir: Labarna ile karısı Tavannanna’nın adı daha sonraki kral ve kraliçelerin sanı olmuştur. Bunun kanıtı yukarda sözü edilen metinlerin ikincisinde bulunmamtadır. Bu kez metin iki dilli bir yazıttır: Hititçe-Akadça metinde I. Labarna’dan sonra başa geçen Hattuşili’nin vasiyeti yazılmıştır. Burada Hattuşili kendinden “Hattuşaş’ın Büyük Kralı, Kussaralı Labarna Hattuşili” diye söz etmektedir. Bundan, Kussara’yı bırakıp Kaniş’i başkent seçen Anittas’ın uzun zaman önce yıktığı eski Hatti kenti Hattuşaş’ı başkent yapanın Hattuşili olduğu anlaşılmaktadır. Bu koşullarda Hittilerin kendi dillerine neden Neşaca dediklerini anlamakta güçlük çekiyoruz.

( S. Lloyd,Türkiye’nin Tarihi, TÜBİTAK s: 30-32 )

Telipinu’nun ele geçirdiği kentlerden bazılarının adı bugün kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde tanınıyor. Hupisna Yunan-Roma Çağının Kybistra’sıdır; Tuvanuva bugün Bor yakınında Yunan Roma çağının Tyana’sıdır; Landa ya da Yunan-Roma çağının Laranda’sı (bugünkü Karaman), Lusna Aziz pavlos’un yolculuklarındaki Lystra’dır. Coğrafi bakımdan, bu yerlerin Halys Nehrinin (Kızılırmak) güneyindeki alanda toplandıkları ve Konya ovasından doğuya Toroslara doğru uzandıkları görülüyor.Daha sonra burası Hititlerin Aşağı Ülke diye bildikleri bölge olmuştur: Krallığın en yakın eyaletleri.. Ancak Telipinu, ilk kralların “denizi sınır yaptıklarını” ileri sürmüş, bu da, karallığının ilk altı yılındaki olayları anlatan Hattuşili’nin kendi yıllıklarıyla doğrulanmıştır.

Yıllıklarının ikincisinde Hattuşuli’nin kuzey Suriye’ye ulaşmış olduğunu ve “Alalah” adının (Orontes / Asi Irmağı/ üzerindeki Tell Açana) geçmekte olmduğunu görürüz. Buraya varmak için Kilikia’dan geçmiş, Amanos Dağları’nı aşmış olmalı. Dönüş yolu üzerinde yıkıp yağmaladığı Urşu kentinin, Karkamış’ın üstünde, orta Fırat bölgesinde olduğu düşünülmektedir. O zaman daha doğrudan yol tutmuş,Alalah’ın bağlı olduğu Yamhad’ı (bugünkü Halep) atlamıştır. Krallığın üçüncü yılında Hattuşili ordusunu güneybatıya doğru batı Anadolu’nun güçlü devleti Arzava üzerine sürmüş; o bu işle uğraşırken, önceki yıl ele geçirdiği toprakların büyük bir bölümüne, şimdi adı ilk kez geçen Hurriler girmiştir. Hurriler de Hititler gibi, İÖ ikinci bin başlarında doğu Anadoluya sızmış ve kuzey Mezopotamyaya girmiştir. Asur Kralları at yetiştiriciliğini burada Hurrilerden öğrenmiştir. Arzava’ya saldırmayı bırakan Hattuşili, Hurrilerin ilerlemesini durdurmanın yollarını aramış, eski sırılarını yeniden çizinceye değin de aradan iki yıl daha geçmkiştir. Bunadn sonra Hattuşili altıncı ve son yılını, Hurrileri birleşik olarak yanlarına alan Halep kenti yöneticileriylle sonuçsuz savaşlarla geçirmiş ve bu savaşların sonunda da ağır yaralı olarak eskiden oturduğu Kussara kentine dönmüştür.

Böyle bir durumda, doğaldır ki, Hattuşili’nin vasiyetinin konusu büyük ölçüde kendisinden sonra kral olacak kişiyle ilgilidir. Hattuşili, yerine geçmesi kararlaştırılmış olan yeğeninin karakterinde kusurlar görmüştü; ona göre bunun sorumlusu kendi oğlunu yetiştiren kızkardeşiydi. Bu nedenle yeğeninin taht talebinin geri çevrilmesine, onun yerine tornu Murşili’nin kral olmasına karar verdi. İki dille tablette, kralın kararında haklı olduğunu gösterme girişimi oldukça fazla yer tutmaktadır. yaşayan dillere sözcük sözcük çevrildiğinde metinlerin çok basit bir dili olmasına karşın, insani yanları dikkati çekmektedir. Metnin bir parçasının çeviri bunu gösterecektir:

“Kral olan ben, onu divanıma çağırttım ve dedim ki: “ Bak, ileride kimse kızkardeşinin oğlunu kendi çocuklarıyla birlikte büyütmeyecek.” Kralın sözünü dinlemedi de anası olacak yılanın sözünü dinledi.... Yeter! Artık benim oğlum değil.” Bunun üzerine anası inek gibi böğürdü: “ Bedenimden canlı canlı rahmimim koparıp aldılar. Onu yıkıma uğrattılar ve sen onu öldüreceksin.” Ama kral olan ben hiç kötülük ettim mi?”

Hattuşili sonra bu konuyu bırakıp, uyruklarına son bir kez uyarıda bulunurken şu sözleri söyler: “... tanrılara boyun eğerek hizmet edecekiniz. Ekmek ve şarap, etli çorba ve bulgur verdikleri törenlere katılınız..”

Murşili, iyi bir seçim olmuş gibi görünüyor. Murşili’nin ilk işi, dedesine olan bağlılılğının sonucu, Halep’te hesaplaşmak oldu. Bir Hurri ordusunun kesin yenilgiye uğratılmasından sonra, başarısından yüreklenen Murşili, doğuya Fırat’a ve ötesindeki zengin topraklara yürüdü. Mezopotamya o sırada Babil’in Birinci Hanedanının büyük Amorit krallarının egemenliğinde birleşmiş durumdaydı; ama yine de birliğin, atları ve savaş arabalarıyla kuzeyden gelen güçlü istilacıların saldırılarına karşı koyamayacak ölçüde zayıf olduğu görüldü. Babil, düştü. İÖ 1595 yılında Samsu- Ditana’nın ölmesiyle Amorit hanedanı sona erdi.Ama şimdi Hititlerin ulaşım hatları ve çok genç olan devletin siyasal olanakları gerçekten güçlerinin üstünde bir denemeden geçmişti. Kendilerini birden debdebeyle, lüksle sarılmış dünya uygarlığının böylesine büyük ve seçkin bir merkezinde, Hammurabi’nin Babil’inin efendileri olarak bulmak bu basit dağ adamlarını şaşırtmış olsa gerek. Öte yandan olağanüstü utkularının meyvelerini toplayacak durumda da değillerdi. Murşilli’nin uzun süren yokluğundan kaynaklanan siyasal sıkıntı söylentileri onu çabucak başkente dönmek zorunda bıraktı ve orada tahtta hak iddia eden Hantili, onu öldürdü.

Hititler için Hantili’nin başa geçmesi yarım yüzyıl süren siyasal ve askeri felaketlerin başlangıcı oldu. Olaylar yalnızca Hititlerin güneyde ele geçirdikleri yerlerin ellerinden alınmasıyla kalmadı, krallığın istikrarıb da bozuldu. Hurriler Hititlerin elinden Kilikia’yla birlikte güneydeki topraklarını da aldılar.(Kilikia’nın adı bundan böyle Hitit metinlerinde Kizzavadna olarak anılacaktır). Arzava’nın saldırgan ve bağımsız olmasının ardından kuzeydeki düşman kabileler Kızılırmak yayına doğru baskı yaptılar. Hititler kendilerine yönelik bu tehditten Telipinu sayesinde kurtuldular. Telipinu yetenekli ve karalı bir kraldı ve öyle görünüyor ki, hem kendi otoritesini kurmakta hem de krallığının daralan sınırlarını istikrara kavuşturmakta başarılı oldu. Başarılarının arasında Kizzuvadna’yla yaptığı birleşiklik anlaşması da vardır ki, bununla Hititler Akdeniz’e çıkmayı bir kez daha sağlama almışlardır.

Telipinu, “İrade”sinde, tahta çıkmayı düzenleyen yasaları, bir kralın yerini başka bir kralın nasıl alacağını yeniden tanımladı. Bununla ilgili parçanın, bu kez serbest çevirisi şöyledir:

“.. soylular yeniden tahta bağlılıkta birleşmelidir. Kralın ya da oğullarından birinin davranışından hoşnut değillerse, bunu düzeltmek için yasal yollara başvurmalı, kendileri karar verip herhangi bir suç işlemekten kaçınmalıdırlar. Suç işleyenleri cezalandıracak en yüce mahkeme pankus ya da bütün yurttaşlar olmalıdır.

O.R. Gurney, Pankus’la ilgili yorumunda ise şöyle demektedir:

Kralın “Büyük Aile” adı verilen akrabasının ayrıcalıkları olduğu ve bu ayrıcalıkların sürekli olarak kötüye kulanıldığı açıktır. devletin en yüksek makamları genellikle onlara ayrılmıştır... Bu makam sahiplerinin çoğunun adı, saray kökenli olduklarını göstermektedir. Yüksek komuta yetkisinin bu makamlarla birlikte verildiğini düşünürsek ki verilmektedir, Hititlerde Saray’dan yönetimin uzun bir geçmişi olduğunu açıkça görürüz. Görünüşe göre, yüksek rütbeli görevlilerin başkanlık yaptığı Saray dairelerinin kendi memurları vardır. Ancak metinde geçen bir sınıf insanın hangi amirinin emrinde çalıştığını her zaman bilemiyoruz... Nitekim, Hattuşili’ nin toplantıya çağırdığı meclisin “pankusun savaşçıları ve amirleri”nin, daha sonra “savaşçılar, hizmetkarlar ve soylular” diye betimlendiğini görünce, bunlarla aynı sınıfların kastedildiğini ve bu sınıfların, devlet işleri açısından, yönetici topluluğunun tümünü oluşturduğunu açıkça görürüz.

. Bu durum, Hititlerin ülkenin yerli halkının üstünde, dışa kapalı bir kast olduğu izlenimini destekler nitelikte görünmektedir. Gurney’in dediği gibi, kabul edilmelidir ki, “Anadolu’nun birbirinden bağımsız kent toplulukları.. Hattuşaş krallarının dehasıyla yavaş yavaş birleşerek kaynaşmış, ama gene de sonuna değin yerel meclislerini ve yerel haklarını korumuşlardır.”

(S. Lloyd,Türkiye Tarihi, TÜBİTAK, s: 33-36)(atominsan.com)
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Yaşadığınız Yer & İstanbul Köşesi Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye