Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
ALEVİLİK' TE KADIN

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Atilla Yıldırım



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 75
Konum: İstanbul-Merter

MesajTarih: Çrş Ksm 14, 2007 3:38 pm    Mesaj konusu: ALEVİLİK' TE KADIN Alıntıyla Cevap Gönder


ALEVİLİK’TE KADIN







Alevilere göre kadın herşeyden önce insandır. Kadınsız erkek, erkeksiz kadın düşünülemez. Kadin Ana dır, kadın Bacı’dır.



Hepimizinde bildiği gibi bizim inancımız ve felsefemizde kadın baş tacıdır.Alevi kadını diğer kadınlara nazaran daha özgürdür daha eşit haklara sahiptir. Bunların kanıtı olarak inancımızın temel kaynağı olan Kırklar Cemi’ni söyleyebiliriz.Tarihi araştırmalara ve felsefemizin bu güne kadar gelmesinde büyük rol oynayan ulularımızın deyişlerinden çıkan sonuçlara göre Kırklar Cemi’nde bulunanların 23’ü erkek 17’si kadından oluşuyordu. Kırklar Cemi herşeyden önce bizlere Hakk’a ulaşmanın bir gönül bütünlüğüyle ,senlik benlik davasının olmadığı, kimsenin kimseden üstünlüğü olmadan herkesin eşit olduğunu, herkesin gönül zengini olması halinde mümkün olacağını anlatır.Görüyoruzki taa temelden beri kadınlarımız her işte olduğu gibi ibadette de erkeğinin yanındadır. Taa ezelden bu eşitlikçi haklar kadınlarımıza verilmiş ve bu güne kadar gelmiştir. Bütün bunlara rağmen günümüz koşullarıyla bütün bunların ne kadar uygulanıp uygulanmadığı ise tartışma konusudur. Ama bildiğimiz gibi demokraside de o kadar çok kurallar vardır ki ne kadarı uygulanıyor ne kadarı uygulanmıyor.Bunlardan yola çıkarsak konunun değerlendirilmesi daha iyi yapabiliriz. Şunu iyi bilmeliyizki kadınlarımıza, inancımız da olupta yapamadığımız , veremediğimiz haklarını bütün kötü şevklerimizi bir kenara atıp vermemiz gerekiyor. Tabii ki şunu da unutmamak gerekir ki bizim kadınlarımız diğerlerinden farklıdır. İşinde erkeğiyle beraberdir , ibadetinde erkeğiyle beraberdir , cemlerimizde, semahlarımızda erkeğiyle beraberdir , evinde erkeğiyle beraberdir , toplumsal olaylarda faaliyetlerde erkeğiyle beraberdir. Kadının olmadığı yerde erkek bir yarımdır. Hayatta bocalar , Hakk’tan mahrum kalır. Hakk’tan mahrum kalır diyorum , çünkü Hakk’ka ulaşmak Hakk’la bir olmak bizim inancımıza göre tüm benliklerden arınıp Dört Kapı Kırk Makam’dan geçmekle mümkündür. Bu aşamalardan birisi de yola girmek, müsahip tutmaktır. Müsahip olmanın şartı ise evli olmaktır. Karı kocanın biribirinden razı olması ve çiftlerinde biribirlerinden razı olması gerekmektedir. Gördüğümüz gibi buda kadınsız olmuyor.Kadın bizim toplumumuzda herzaman baş tacıdır. Kısaca Alevilikte kadın erkek eşittir, kadının toplumda büyük rolleri vardır. İslam anlayışını şeriat , yobaz bir anlayış ile yorumlayan kesimlere bir baktığımızda bizim kadınımızın ne kadar hür ve eşit olduğunu daha iyi anlayabiliriz. O yobaz anlayışta kadın sürekli en arka planda tutulurken Alevilikte kadın baş rol oynamıştır. Bir Fatıma Ana , bir Kadıncık Ana , bir Hüsniye verebileceğim örneklerden birkaçı. Biraz da Anadolu tarihine bakarsak ilkçağ Anadolusunda Ana-Erkil aile düzeni vardı. Buradaki kadın erkek ilişkilerinin de Anadolu Aleviliğinde büyük etkileri olmuştur.Ana-erkil aile düzeninde kadın erkekten üstündü ve aile reisiydi.Yüksek dini mevkilere kadınlar getirilirdi.Dini işler kadınlar tarafından yönetilirdi.Kadın kutsaldı. Ana Tanrıça ‘’Kübele’’ bir kadındı. Alevilerde de kadının saygın bir yeri vardır.Kadın erkek ilişkileri her alanda olduğu gibi dini alanda da eşittir.Dedeye gösterilen saygı eşi Ana’ya da gösterilir.Sözlerimi Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin kısa , öz bir sözü ve bir dörtlüğüyle bitirmek istiyorum. ‘’Kadınlarınızı okutunuz’’.



Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlıkla eksiklik senin gözünde

_________________

Cahil bize dinsiz demiş sevgidir dinimiz bizim...!
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et Yahoo Messenger MSN Messenger
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 12:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Baciyan-ı Rum’dan Biri: Kadıncık Ana
XV. yüzyıl Osmanlı Tarihçisi Âşıkpaşazade’den o dönemin bugünkü deyimiyle; dört sivil toplum örgütlenmesini öğreniyoruz:

1. Gaziyan-ı Rum, Gaziler, savaşçı sınıfı temsil ediyor.
2. Ahiyan-ı Rum, Ahiler, zanaatkâr sınıfı temsil ediyor.
3. Abdalan-ı Rum, Abdallar dervişleri temsil ediyor.
4. Bacıyan-ı Rum, Bacılar da kadınları temsil ediyor.


Türkmen kadınının eski Türk cemiyetinde etkin bir ağırlığı vardı. Bu göçer cemiyette, kadının, haremin rahatlığına ve istirahate çekilmiş işi gücü olmayan kentli kadın ile karşılaştırılabilir hiçbir yanı yoktur.

Göçer kadın ata binmeyi, erkekler ava ve yağmaya gittiklerinde obanın düzenine göz kulak olmayı, sürüye dalmaya gelen yaban hayvanlarından obayı korumayı bilmek ve gerektiğinde, saldırganlara karşı da obayı savunacak güçte olmak zorunda idi. Böylece kadın, savaşçı bir amazon olmuş oluyordu. Bunları Dede Korkut hikâyelerinde görüyoruz.
Ahilerin toplantılarında kadınlar da vardır. Merv hakimine karşı savaşta da yer alırlar. Bunlar, özellikle cemiyetin bir şekilde dışladığı işlerle uğraşan kadınlar; sosyal savaşta Ebu Müslim’in yanında etkin bir yeri olan Sitt-i Tekülbaz gibi dansçı ve şarkıcı kadınlardır.

Âşıkpaşazade, Bacıyan-ı Rum arasında, Hacı Bektaş’ın manevî kızı dediği, Hatun Ana’yı anıyor: O, mücerred Veli’nin kerametlerini aktardığı kişidir. Veli’nin ölümünde, kabrini yaptırmış ve müridi Abdal Musa’nın yardımı ile ilk Bektaşi tarikatının temellerini atmıştır.

Ömer Lütfi Barkan, Trakya ve Balkanların fethi sırasında kolonileştirici dervişler ve onların zaviye’leri üzerine tanınmış makalesinde, arşiv belgelerinde geçen Bacı ya da Ana lâkaplı birçok kadın bulunduğunu işaret ederek; Kız Bacı, Ahi Ana, Sagrı Hatun ve Sagrı Hatun Zaviyesi, Hacı Fatma, Hacı Bacı, Hindu Bacı Hatun, Süme Bacı adlarına dikkat çekmektedir. Barkan’ın incelediği arşiv belgelerinde yer alan bu kadınların hepsi, tekke ve zaviye yönetiyorlardı. Yani kadın tekkelerinin şeyhleri idiler.

Arşivlerin tanıklığı, tarihçi Aşıkpaşazade’nin aktardıklarını doğruluyor ve bu, bizi, kadınların sosyal işlevleri üzerine ayrıntılara doğru götürüyor.

Bacıyan-ı Rum kadınlarından, Âşıkpaşazade’nin Hatun Ana olarak andığı ve Hacı Bektaş’ın Vilâyetnamesi’nde Kadıncık ve Kadıncık Ana olarak geçmekte olan kadını daha yakından tanıyalım:

Anadolu
Nehirler anası Kıbele
Söylenceler güzeli Şahmeran
Kızılırmak sultanı Balım Sultan
Kızılırmak kırmızısı Kadıncık Ana
Yaşar Seyman
Söz konusu Kadıncık Ana, Âşıkpaşazade’nin sözünü ettiği, Hacı Bektaş’ın manevî mirasçısı ve Abdal Musa ile birlikte ilk Bektaşi tarikatının kurucusu Hatun Ana ile aynı kişiler olmalıdır. Tarihçinin tanıklığından sonra, Vilâyetname’de verilmiş olan bilgileri gözden geçirelim. Vilâyetname’de birbirinden ayrılması gereken iki kadın yer almaktadır:
Öykünün başında, Hacı Bektaş bir güvercin donunda yere ineceği diyarı Rum’a doğru yola çıkarken, sayıları elli yedi bin olan, Rum Erenlerine, Rum ülkesi dervişlerine, Mânâ alemi’nden kardeşlik selâmı gönderir. Onların gözcüleri Karaca Ahmed’dir, fakat selâmı alan, yalnızca bir kadın, Fatma Bacı’dır.
Fatma Bacı; Karaca Ahmed’in de müridleri arasında yer aldığı Sivrihisarlı Seyyid Nureddin’in kızı idi; Hacı Bektaş’ın selâmını aldığı sırada dervişlere aş hazırlamaktaydı. Ayağa kalktı, ellerini göğsüne koyarak üç kere rükua vardı. Dervişler, kimi selâmladığını sordular; onlara, o an öte âleme geçmiş bulunan bir Horosan dervişinin selâmını aldığını söyledi.

Bu Fatma Bacı’yı, Vilâletname’nin başlıca kişilerinden biri olan bir başka kadın çehresi, Kadıncık ile karıştırmamak gerekir. Bu sonuncusunun adı Kutlu Melek’tir ve Çepnilerdendir. Yunus Mukri’nin oğlu İdris’in karısıdır. Çepnilerden olan Yunus Mukri, Sulucakarahöyük yakınına konmak üzere, ana koldan ayrılmıştı. Kadıncık yeni gelenin bir veli olduğunu anladı ve kocasını bundan haberdar etti; onu köyün yedi evinden biri olan konutlarına almağa karar verdiler. Fakat, Kadıncık ile Veli’nin ilişkileri konusunda iftiralar yayarak ondan kurtulmağa çalışacak olan, İdris’in erkek kardeşi Sarı, bu konuktan hoşlanmamıştı. İdris, bu dedikoduları ciddiye almadı ve onlara inanmadı. Az zaman sonra, bir olay, Sarı’ya ve öteki köylülere Hacı Bektaş’ın, bekâr yaşayan bir münzevi, mücerred olduğunu gösterdi.

Vilâyetname, Kadıncık’ın babasından pek çok mal kalmış, zengin bir kadın olduğunu söylüyor. Fakat o, servetini dervişlere yardım için harcadı ve kısa zamanda sırtındaki gömleğinden başka bir şeyi kalmadı. Nihayet, bir gün Hacı Bektaş, Horasan’dan gelen bir kalender topluluğunu ağırlamasını isteyince, Kadıncık onlara sofra hazırlamak için, kalan son gömleğini de verdi ve örtünmek gereğini duyarak, elemek fırınına girdi. Fakat Hacı Bektaş’ın bir kerameti ona bir yük giysi sağladı ve böylece konuklara Hoş geldin demeye çıkabildi.

Kadıncık, Hacı Bektaş’ın abdest aldığı suyu içti. Veli’nin burnu kanamış ve suya birkaç damla kan damlamıştı. Kadıncık, bundan hamile kaldı ve dünyaya iki erkek çocuk getirdi: Habib ve Hızır Lala.

Alışılmışın dışında, bu doğumların öyküsü Bektaşiler ve Aleviler arasında ayrılığın başlangıcı oldu. Aleviler döl ile gelen soy, bel evlâdı, görünüşünü benimsediler. Bu soydan gelmiş olanlara Çelebi denildi.

Kadıncık, Fatma Ana olmuştur; aynı zamanda Erenler Anası ve Dervişler Anası’dır. Gençliğinde adı Kutlu Melek olan Kadıncık, bir topluluğun manevî anası olmuş, Ana unvanını ve yüceltici bir müslüman ad olan Fatıma adını almıştır.
Vilayetname’nin söylenceli anlatımı ile tarihçi Âşıkpaşazade’nin söyledikleri arasında ortaklıklar görülmektedir. Hacı Bektaş’ın manevî mirasçısı, geleneğin Kadıncık Ana adını verdiği, tarihçinin Hatun Ana olarak andığı, bir kadındır ve Bacıyan-ı Rumdan biri iken, bir dervişler topluluğunun manevî anası olmuştur. Veli’nin kabrini yaptıran ve müridi Abdal Musa ile ilk Bektaşiler tarikatının temelini atan da odur.

Ömer Lütfi Barkan’ın incelediği arşiv belgeleri, zaviye ya da tekke şeyhi olan kadınların varlığını gösteriyor. Bu kadınlar, Bacı ya da Ana unvanıyla tanınıyorlardı. Aynı şekilde bir Ahi Ana da bulunmaktadır.

XIV. ve XV. yüzyılda Küçük Asya’da kadın loncalarının varlığı, gerek belgeler, gerek kaynakların tanıklıkları ile yeterince kanıtlanmış görünüyor. Bu loncalar sonraki yüzyıllarda niçin yok oldular?

Osmanlı Devleti’nin siyasî durumunda ilerleme gözle görülebilir biçimde idi ve önceki yüzyılların sosyal kurumlarına bu ilerleme içinde yer yoktu. Fatihlerin destan çağından ve yeniçeriler ordusu gibi birliklerin kuruluşundan sonra, Gazilerin meslek loncalarına gerek yoktu. Ahiler ve abdallarla birlikte, sosyal kurumlarla bazı tasavvufî tarikat oluşumları arasında bir uzlaşmayı temsil eden Bacıyan-ı Rum da ortadan çekildi.

Ancak Bektaşiler, tarikatları içinde kadın özgürlüğünü ve kimliğini koruyabildi. Kadınlar, bu topluluk içinde etkin olabildiler. Erkeklerle birlikte cemlerde yer aldılar; topluluğu ilgilendiren kararlara katıldılar. Aralarında âşık kadınlar ve kadın ozanlar çıktı. Dinî törenlerde de (On iki Hizmet’lerde) etkin katkıları oluyordu.

Bektaşilerde kadın, bir arkadaş ve bir kız kardeştir. Kendilerine “Bacı” adının verildiği toplulukta bu konumunu korumaktadır. Gerçekte de, Bacı, Bektaşi ya da Alevi kadınlara verilmiş addır. Bacılar, savaşa katılmayı bildiler ve genel olarak hiçbir zaman gölgeye saklanıp kalmadılar.

Arşiv belgelerinin bu tanıklıkları, kadının yüksek bir sosyal konumda bulunduğunu ve saygı gördüğünü doğrulamaktadır. Bununla birlikte, Türkmen kadınının bu durumu, XVI. yüzyıldan sonra korunamamış görünmektedir.

Yine bilim insanlarımızdan ve kadın hakları savunucularından Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın adlı incelemesinde şunları bize aktarıyor:

“Günümüzde kadınların karşı çıktıkları ve mücadele etmek zorunda kaldıkları birçok sorun, kadın ve erkek kimlikleri ve rolleri konusunda toplum ve kültür tarafından belirlenmiş ön kabuller ve kalıp yargılarla, başka bir deyişle toplumsal cinsiyetle ilişkilidir.

Bu toplumsal olarak verilmiş kadınlık ve erkeklik kalıpları ve imgeleri, varoluşumuz açısından can alıcı bir önem taşır. Bu imgeler, dinlerin ve kültürlerin uzun yüzyıllar boyunca oluşturduğu geleneklerin hem ürünü hem de parçasıdırlar. Kendilerini dindar saymayan insanlar bile, bu imgeleri benimserler, onlar aracılığıyla düşünürler ve gene onlar aracılığıyla kendilerini kurarlar. Din, özellikle de tek tanrılı dinler, bu kalıpları ve imgeleri oluşturmada ve onların insanlar tarafından benimsenerek içselleştirilmesinde belirleyici bir rol oynar; çünkü, bu kalıpların mutlak ve değişmez, başka bir deyişle kutsal olduğunu vazeder.

İnsanlığı, kadın ve erkek olarak biyolojik, fiziksel ve manevî açıdan önceden belirlenmiş bir biçimde kesin olarak ikiye bölen dinsel anlayış, belirsizlikle dolu ve düzeni her an bozulabilecek bir dünyaya, Tanrı’nın ve onun yaratısı olduğu varsayılan doğanın getirdiği kesin düzenin simgesel ifadesidir.”

Bilim dünyasının güzel insanlarından Prof. Dr. Belkıs Temren, Bektaşi ve Alevi kültürünün kadına bakışını şöyle tanımlıyor:

“Bektaşi ve Alevi kültürü, yaşam tarzının odağına insanı koymuştur. Kurallar cinslerin ikisini de kapsamaktadır. Cins ayrımı yapılmadan Alevi kültüründe Tanrı herkesin Tanrısıdır, ibadet herkes içindir, bu nedenle kadın erkek beraber ibadet eder. Bektaşi ve Alevi kültürünün kadınlara 700 yıldan beri sunmakta olduğu hakların, tabana yaygınlaştırabilmesi ancak Cumhuriyet’in duyurusuyla gerçekleşmiştir. Bektaşilerin Cumhuriyet’in duyurusunu büyük sevinçle karşılamalarında, alıştıkları yaşam tarzının Cumhuriyet ilkeleriyle örtüşmesinin payı büyüktür.”

Sevgili İrene Melikoff, ödüllü yapıtı, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe’de, Bektaşilik için şöyle diyor:

“Bektaşilik-Alevilik bir din değil, fakat az ya da çok eski gelenek ve inanç bağları ile birlikte, kökeni boylara uzanan bir yaşam biçimine dayalı sosyal bir olgudur. Bektaşiliğin incelenişi de bir inanma sorunu değildir; her şeyden önce öğrenme, çözümleme ve anlamaya çalışma sorunudur.”

Çalışmamın bundan sonraki bölümünde Alevi bir ailenin çocuğu olarak yetiştirilmem ve günümüz kadınının sorunlarına bakışımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kadın bağlamada tel
Kadın düğünde tül
Kadın yaşamda gül
Kadın doğumda candır
Yaşar Seyman

Alevi Kadın Tiplemesi
Alevilik konusunda derin bir bilgi birikimine sahip olduğumu söyleyemem. Alevi bir baba ve annenin öğretileriyle büyüdüm. Babam beni sözle, annem deyişlerle eğitti. Çünkü ikisinin de kaynakları zengindi. Sözleri, deyişleri, nefesleri çoktu, sözlerini ve türkülerini güçlendiren müzik âletleri vardı. Halay halkasında ya da semahta kadın erkek yoktu, canlar vardı. O nedenle her ikisinde de eşitlik egemendi. Üstünlüğe, anlamsız yarışa başvurulmazdı. Böylesi ortamda canlar, barışa, sevgiye, üretime kanat çırparlardı.

Alevi bir ailenin kızı olarak büyüdüm. Öğretmenim babamdı. Yaşamında hiç okula gitmemiş; okuma yazmayı askerlikte öğrendim demesine karşın; yine de adını soyadını zor yazıyordu. En büyük amacı çocuklarını okutmaktı. Çocuklarını yetiştirirken; erkek-kız ayrımı yapmazdı. Ağabeylerimin ve benim eğitimimde farklılık yoktu. Onların yaptığı her şeyi benim de yapmamı ve öğrenmemi isterdi. Oturduğumuz varoşta kızını ilkokula gönderip komşulara örnek olan babaydı. Büyüdüğüm mahallede okula ilk giden kız çocuğu bendim. Babamı örnek alanlar her yıl artıyordu. “Kız erkek demeden çocuklarımızı okutmalıyız. Hele kızlarımızı oğullarımızdan daha çok okutmalıyız. Erkek çocuğu sokağa bırakırsan ekmeğini taştan çıkarır. Kız çocuğu öyle midir? Eğitimsiz insandan her türlü kötülük beklenir. Eğitimli insanı kim kandırır. Kim onu kötülüklere bulaştırır.” derdi.

Babamla annem eğitirken, çaktırmadan bir işbölümü yapmışlardı sanki. Babam, dik duruşu, onuru, yalansız dolansız olmayı; annem, “İncinsen de incitme” sözünü anımsatarak barışı, sevgiyi ve saygıyı aşıladı. Annem sıkça; “Gel ha gönül havalanma / Engin ol gönül engin ol” türküsünü çığırır babam da sözle tamamlardı. “Engin olmak zenginliktir” derdi...

Babam sözle eğitirken, yiğitlik duygusu aşılardı. Alevilerde var olan bir sözü hep anımsatırdı: Aslanın dişisi de aslandır. Pir Sultan’ın direnişçi özünü çok severdi. Onun kadınlar için söylediği bir dörtlüğü hep söylerdi:

Gel benim ey güzel servi çınarım
Yüreğime ateş düştü yanarım
Kıblem sensin, yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır kaşlarının arası...
Tüm Aleviler gibi babam ve annemde bizlere çocukken Alevilik aşılamadılar, ceme gitmeyi bile isteğimize bıraktılar. Bizlere sevgiyi, hoşgörüyü ve paylaşımı, kendimizi anlatmayı öğrettiler. Alevilerin üç güzeli saz, söz ve semahla büyüdük.

Alevilerin yaşam biçiminde tek evlilik esastır. Boşanan erkek ve kadın düşkündür. Yol düşkünü olur. Ceme alınmaz. Karısını boşayan erkeğe katı kurallar uygulanır. Oysa, kocasını haklı nedenlerle boşayan kadına daha hoşgörülü davranılırdı. Buna karşın çok eşliler azımsanmayacak sayıdadır. Yine de özü korumak boşanmamaktır. Kentlilik olgusu geliştikçe Aleviler de bu konularda daha hoşgörülü davranmaya başladılar.

Aleviler eşitlik ilkesinde baktıkları için çocuklarını sayarken; “İki çocuğum var, üç de kız” demezler. Aleviler, beş çocuğum var diyerek hiç düşünmeden yanıtlarlar. Kız çocuğunu kurtarmanın yolunun eğitimden geçtiğine inanırlar. Anadolu’da yatılı okullara giden kızların çoğunluğunun Alevi çocukları olduğu bir gerçektir.

Alevilerde musahiplik kurumu vardır: Yol kardeşliği anlamında kullanılır. Bu kardeşlik kan kardeşliği, kan yolu ile olan akrabalık dışında kurulan sosyal-toplumsal bir akrabalıktır. Kan bağına dayanan akrabalık, bir anlamda zorunlu bir akrabalık iken, bu türdeki akrabalık tamamen gönüllülük esasına dayalı bir akrabalıktır.

Musahip ailelerin çocukları, birbirleriyle evlenemezler. Bu kardeşlik, dostluk ve insanların barış içinde yaşamalarına yardımcı olan bir kurumdur. Evlenen çiftler, başka evli çiftlerle musahiplik kurarlar. Bu kurum günümüzde de kırsal kesimde önemini korur. Kentlerde musahplik kurumuna fazlaca rastlanmamaktadır.

Alevilikte kadınları dövmek (ince ya da kalın çubukla) bir hak olarak görülmez. Alevilerde kadın dövülmez mi? Tabii ki dövüldüğüne rastlanır. Çünkü erkek egemen toplum birbirine benzer ve etkilenir. Bu, kültürel durumla aşılan bir konudur. Önemli olan şudur: Alevi erkeklerine kadınları dövme hakkı verilmemiştir.

Alevi kökenli olmak benim için yaşamı algılamak bakımından bir zenginlik kaynağı sayılabilir, ama hiçbir zaman bu unsurları siyasî kimliğimle ön plâna çıkarmadım. Köklerimi besleyen Anadolu suyu, gerek siyasal, gerekse sendikal yaşamda geniş kitlelere ulaşıp onlarla diyalog kurmama yardımcı olmuştur.

Kaynak:

Yaşar SEYMAN
"ALEVİ ÖĞRETİSİNDE VE TOPLUMSAL YAŞAMDA KADIN" adlı makaleden alıntı yapıldı
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye