Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu
website statsSİVAS HAFİK İNKÖY FORUMU
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 
ALEVİ FELSEFESİNDE İNSAN

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Okan Doğan



Kayıt: 14 Ksm 2007
Mesajlar: 227
Konum: İstanbul

MesajTarih: Prş Ksm 15, 2007 11:31 am    Mesaj konusu: ALEVİ FELSEFESİNDE İNSAN Alıntıyla Cevap Gönder

İnsan, konuşan Kuran'dır.”
“İnsan, kıbledir. Secde edilecek makamdır; mihraptır...”

Alevilik, insani bir duruştur.
Alevi felsefesinin merkezinde insan vardır. Bütün çabalar insana yöneliktir. İnsanın kutsal olduğuna inanılır ve bu nedenle de apayrı bir değer verilir. Dinsel kaynaklı olan kutsallık, zamanla dünyacıl hale gelmiştir. İnsanın kutsal olduğu, Kuran'da açık açık yer alır. Bu felsefenin dinsel boyutunu çözebilmek için, bazı Kuran ayetlerini aktaralım.

Tin Suresi (95) 4: Biz, insanı en güzel şekilde yarattık. 5: Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık. 6: Yalnız, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır. Onlara kesintisiz sevap vardır.

Bakara Süresi (2) 30, 32, 33, 34: Özet: Bu ayetlerde, Âdem'in yaratılması, meleklerin ona zorunlu olarak secdesi ve Şeytan'ın secde etmemesi anlatılır.

İnsanın meleklerden bile kutsal olduğunu vurgulayan bu olguya çok önem verildiği için, başka surelerde de geniş geniş anlatılır.

Araf Suresi (7) 71, 72, 73, 74: (Özet: Şeytan'ın insana secde etmemesi...)

Kaf Suresi (5) 16: And olsun ki, insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadığını biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.

Nisa Suresi (4) 79: (Ey insanoğlu) Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır; sana ne kötülük gelirse kendindendir.

Taha Suresi (20) 43: (Ey Musa) Firavun'a gidin; doğrusu o azmıştır. 44: Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt dinler veya korkar...

Necm Suresi (53) 38: Kimse kimsenin günah yükünü yüklenmez.
Necm Suresi (53) 39: Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi...

Hadid Suresi (57) 10: (...) İçinizden, Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler; daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler; berikiler, daha üstün derecededirler.

Tahrim Suresi (66) 1: Ey peygamber; eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun?

Tahrim Suresi (66) 10-11: (Özetle: Peygamber karıları cehenneme, Firavun'un karısı cennete gidebilir. Yani, insanlar yaptıklarıyla değerlendirilirler.)

Fecr Suresi (89) 12: O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin? 13: O geçit; bir köle ve esir azat etmek, 14-16: Yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır. 17: Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametli olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.

Leyl Suresi (92) 17-18: Arınmak için malını veren, en çok sakınan kimse, ondan (cehennemden) uzaktır.

Duha Suresi (93) 9: Öyleyse, sakın öksüze kötü muamele etme. 10: Ve sakın bir şey isteyeni azarlama.

Zilzal Suresi (99) 7: Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. 8: Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.

Kuran'da Sad Suresi'nin 71. ve 72. ayetlerindeki şu bölüm dikkat çekicidir. “Rabbim, meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman secdeye kapanın.”

Bu anlatım, insanın Tanrı'nın ruhundan üflenilerek yaratıldığını; yani insanın kutsal olduğunu açık açık ortaya koymaktadır.
Kuran'ın çizdiği bu insan portresinin genel özellikleri şudur:

1- İnsan, kutsaldır.
2- İnsan'ı Tanrı kendi ruhundan üfleyerek şekillendirmiştir. Yani, insanın manevi varlığı (iç dünyası) Tanrı'nınki ile aynıdır.
3- İnsan bütün yaratıkların en güzelidir.

Burada anlatılan insana taban tabana zıt tanımlar da Kuran'da vardır.
Burada, iyi-kötü çelişkisi açık açık ortaya çıkar. İnsanın, iyilik yoluyla Tanrı'ya eş bir konuma gelebileceği vurgulanırken; kötülük yoluyla da en aşağılık yaratık haline düşebileceği söylenir...

Alevi felsefesinde insan, genellikle olumlu yönleriyle değerlendirilir... Alevilerin altıncı imamı Cafer'üs Sadık, insanı şöyle tanımlar: “İnsanın biçimi, Allah'ın halketme, yaratma gücünü dışa vurduğu en üstün tanıklıktır. İnsan, Tanrı'nın kudret eli ile kaleme aldığı kitaptır. Hikmet ile bina ettiği mabettir. Bütün kâinattaki suretlerin bir araya getirilişidir.”
Bu insani biçim, gerçek insan, büyük insan, yüce nefis, ilk akıl, yüce kalem, yüce halife (Tanrı'nın yeryüzündeki halifesi), kutuplar kutbu olarak adlandırılır.

Hz. Peygamber, bu gerçekliği şöyle dile getirmiştir:
“Allah, Âdem'i kendi suretinde yarattı.”
Sonra da şöyle demiştir:
“Allah'ın ilk yarattığı, benim ve Ali'nin nurudur. Biz aynı nurdanız.”
Alevi inancında, Ali ve Muhammet aynı nurdandır. Birisi ak nur (Ali) birisi de yeşil nurdur (Muhammet). Bu nur, kronolojik tarihin dışındaki zaman içinden, son peygamberle birlikte dünyevi zamanın içine girmiştir. Bu nur, Muhammet'te nübüvvet (peygamberlik) nuru, Ali'de velayet (imamet) nuru olarak biçimlenmiştir. Fakat, bu durum, tek hakikatin iki yüzüdür. Tek varlık halinde Muhammet-Ali gerçeği vardır. Peygamberin ölümü ile nübüvvet (peygamberlik) halkası bitmiştir. Fakat, Ali ile başlayan velayet sürüp gelmektedir.

a) İnsanlık, Tanrı dostu velileri (velayetin temsilcilerini) her zaman bağrında taşıdığı için kutsaldır.
b)Bu velilerin Tanrısal ışıkla donattığı (irşat ettiği, aydınlattığı) topluluk da, Tanrısal kutsallığa ortak olur. Dolayısıyla imamların (12 İmam) bilgisine muhatap olan Alevi insanı, kutsal bir nitelik kazanır. Bu kutsallık, Tanrı'nın niteliklerine bürünme değil, hakikatin çizgisine ulaşmadır.

Alevilik, topluluk özelliği nedeniyle aydınlanmayı bütün bireyleri için geçerli sayar.

Aleviler, imamların bilgilerinin vârisi oldukları için Tanrısal aydınlanmaya baştan kavuştuklarını ileri sürerler. Bu da onların tarık-i nazenin (İnce Yol), tarık'ün necat (Kurtuluş Yolu) kesiminden olduklarını gündeme getirir.

İnsan Kalbi
Alevi felsefesinde insanın en önemli özelliği, Tanrı'yı gönül bilgisiyle tanıyabileceğidir. Bu gönül bilgisi, duyuşla olur. Birinci İmam Ali, “Taptığın Tanrı'yı gördün mü?” diye sorduklarında, “Görmesem (Tanımasam) tapar mıyım?” derken, fiilen bir görmeyi değil, gönül yoluyla onu tanımayı anlatmıştır. Yine bir hadiste yer alan Tanrı kavramı şöyledir: “Yere, göğe sığmadım da kulumun gönlüne sığdım.”
Alevilikte gönül, Tanrı'nın kavrama yoluyla belirdiği yerdir. Bu nedenle de Tanrı'nın evi olarak anılır.

“Gönül Tanrı'nın tahtı
Tanrı gönüle baktı
İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise” diyen Yunus Emre'nin şiirlerinde sık sık bu gerçek vurgulanır.

Alevi felsefesinde insani biçim, Tanrısal biçimin sembolüdür. Bu nedenle de Tanrısal olanı yüklenmeye en layık olan varlık, insandır. Tanrısallığı açığa çıkarma, onun görevidir, onun omuzlarındadır.

Bu nedenle Alevilikte insan
a) Tanrı'nın sembolüdür.
b)İnsan kalbi, Tanrı'nın evidir. Bu nedenle insan gerçek kıbledir.
c) İnsan, Tanrısal bilgi ile donatıldığı için kutsaldır.
ç)Kutsal olup günah basamağını geride bıraktığı için masumdur.
d)Kurallar ve yaptırımlardan oluşan dış manevi dünyadan, ebedi gerçeklerin hüküm sürdüğü iç hakikat basamağına yöneldiği için, kural ve bağlardan bağımsız kılınmıştır. Namaz, oruç, zekât, hac, onun için artık geride kalmıştır. Bu nedenle Aleviler “Namazımız kılınmış, orucumuz tutulmuştur...” derler. Buna bağlı olarak da Pir Sultan Abdal, bir şiirinde, “Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım klıdırırlarsa” demiştir.
Yunus Emre, “Namaz, zekât, oruç, hac /Hicaptır âşıklara” derken bu gerçeği açıklar.

e)Ebedi hakikate gidip, Tanrısal olana doğru yükseliştir. İnsanın ebedi sırra ermesi, gerçek anlamda kıyamettir. Yani büyük ayaklanıştır. Bilgi ile can bulma, insanın kıyameti, yani ayağa kalkışıdır.

Bütün İnsanlar Kurtuluşa Layıktır
Alevi felsefesinde, kutsallık yalnız Alevilere özgü sayılmaz. Hacı Bektaş Veli, Tanrı'nın yalnız Müslümanlara değil, kâfirlere bile rahmet ettiğini söyler. Yani Tanrı katında dindar ile dinsizin pozisyonları birdir.

Ayrıca; Kuran'da, Hıristiyan, Yahudi ve Sabii dininden inanmış ve iyi kimselerin, bilim adamlarının öbür dünyada azaba uğramayacakları, sevap içinde oldukları açık açık yer alır. Bakara Suresi'nin (2.) 62. ayeti şöyledir:

“Şüphesiz; inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri (Kazançları) Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur; üzülmeyeceklerdir...”

“Maide Suresi”nin 82. ayeti, Hıristiyanlığı, Müslümanlığa en yakın din olarak belirtir.

Kuran'ın, geçerliliği sürekli olan ve değişmeyen hükümleri; insancıl hükümlerdir... Bunları dikkate alan Aleviler; başka dinden insanlara kendilerinden birisiymiş gibi saygı gösterirler.

Sorumluluğu Tanrı'ya Yıkmak Yanlıştır
Alevi inancında, insanlar, yaptıkları işleri Tanrı'nın kaza ve kaderi gibi gösterip sorumluluktan sıyrılamazlar. Kısacası, iyi işler için Allah'tan denilebilir ama kötü işleri Allah'ın kazasına bağlamak, Alevilere göre imansızlıktır. Çünkü, bu değerlendirmeye göre Allah, kötü, yanlış ve çirkin olan eylemlerin kaynağı gibi gösterilmiş olur. Bu da dinsizlerin görüşüdür.

Her işi Allah'ın eseri sayan görüş, insanların özgür davranma isteklerini yok eder. Kişiyi, eli kolu bağlı bir köle haline getirir.
Bu felsefe, tarih içinde insanları istedikleri gibi yönetmek isteyen üst tabakaların ideolojilerine çok uyuyordu. İnsanlar, her türlü zulüm karşısında bile bunu Allah'ın eseri sayıp yöneticilere karşı çıkmıyorlardı. Yöneticiler de, asıp kesiyor; sonra da bu yaptıklarını “Allah'ın kazası...” diye olağan gösteriyorlardı.
Alevi insanı, “Hayır ve şer Allah'tandır” diyen görüşü de yanlış sayar. Aleviler; Tanrı'yı şerrin kaynağı gibi gösteren bu görüşün Allah'ı küçültmek anlamına geldiğini kabul ederler. Kötü şeylerin Tanrı eseri olamayacağı inancı, Alevilikte, kötülüğe karşı savaş açmayı kolaylaştırmıştır. Eski yöneticiler; “Hayır ve şer Allah'tandır.” diyerek zulümlerine dinsel kılıf uydurmuşlar ve böylece katliamlar düzenleyebilmişlerdir; sonra da bu işi Tanrı'nın kazası gibi göstermişlerdir. Pasifist Sünni sufiler, bu ideolojiyi yaratıp köşelerine çekilmişler; yöneticilerden gelen bağışlarla geçinip gitmişlerdir.

Kalplerde ve Gözlerde Mühür!
Kuran'da, kâfirler anlatılırken sık sık geçen, “Biz onların gözlerini ve kalplerini mühürledik. Kulaklarına ağırlıklar koyduk. Gözlerine ve kalplerine perde çektik.” gibi anlatımlar; Tanrı'nın, özellikle kâfirleri anlayıştan yoksun bıraktığı gibi yorumlanamaz. Bu yorum, kâfirlerin inançsızlığına Tanrısal bir neden yaratmak olur. Kalbi ve gözü perdeli bir insanın Kuran'a inanmaması nedeniyle azaba uğratılması da düşünülemez. Öyleyse, onların cehenneme gideceğini söylemek de Allah'ın, bu kullarına bile bile işkence yapacağını söylemekle eş olur.

Söz konusu perde, anlayışsızlığın, kavrayışsızlığın anlatımıdır. Her türlü insani uyarıya karşın, var olan bilgiyi görmezden gelerek yanlışta, zulümde direnen insanın durumu “gözü, gönlü mühürlü yaratık” olarak anlatılır.

Aleviler, bir kez yaratıldıktan sonra, insanı, bu dünyada özgür hareket etme hakkı olan varlık olarak görür. Yaptığı iyi hareketler gibi kötü hareketlerin sorumlusu da yine kendisidir. Böyle olunca, Alevi insanı kul olmaktan çok birey olmaya yöneliktir.
_________________

Baba biz Bektâşiyük
Pek durur Bektâşiyük
Her gelen bir taş urur
Burda mihenk taşıyük
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yahoo Messenger

Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder     Hafik İnköy Sosyal ve Kültür Dayanışma Derneği Forumu Forum Ana Sayfa -> Alevilik Öğretisi Tüm zamanlar GMT -2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye